Kuflu Forum  

Geri Git   Kuflu Forum > Hayata Dair > Şiirler ve Güzel Sözler > Aşk ve Sevgi



Ölümü aşka emanet edilmiş biriyim ben… A s r e v y a !

Aşk ve Sevgi


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27.03.14, 21:10   #11 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart




9




Bir gün daha devrildi, devrik cümleler görünümünde; son serisini içime fısıldadığım nefeslerimin kıyısından ömrüme… Bir bahar daha düştü sonbaharların elinden, sararıp solarak. Bir şarkı daha düştü dilden, bol İstanbul kokan… Ve sustu sesim. Aldı eline kalemi tuttu yine hüznün o sıcacık ellerinden…

Asrevya!
İçim sesler döküyor suskunluğuma. Adım silik bir geçmişe iz düşüyor. Ağzıma susları hüküm giydiriyor bir el. Oysa en konuşacak yanımdayım Asrevya. Neden sustun dilim? Neden?

Ezbere yaşanmış bir ömürden aklımda kalanların bulduğu tek anlamsın Asrevya. Kalemimden düşse adın, kalemim düşer elimden musallaya… Hecelerim lâl olur.

İzi derin hüzünlerim var takvim yapraklarına asılı. Yırtıp atamıyorum Asrevya. Üzerine gün sayıyor ellerim. Ve günlerim yine hüzünler çengelliyor sayfalarıma.

Sen bir düşü bir ömre biçer misin Asrevya? Gecelerden toplayarak artakalan hayalleri, yüzünün ardına düşen aylara bakıp; “elde var hüzün” diyebilir misin?

Bu şehrin yağmurları iliklere işler Asrevya. Büyük definlerin yüzünü yıkar, ölümlerin ertesi. Puslu camlara bir masalın en çizgisiz halini resmeder. Bu şehrin yağmurları bildiğim çöllerden geçmez Asrevya. Şehrin düzayak yanlarını bırakır kurak… Ve yokuşlara sürür taşıdığı yaşam kırıntılarını.

Masalda kalem mutluluk fırçalarını sürmüyor satırlara Asrevya. Nerdedir mutlu masalların erbabı?

Uzun zamanlar ardından bir gün… Büyük izinler beklemeden yarenliğim, aralayacaktı bildiklerinin kapısını… O denli susarken satırlarca konuşmuş olacaktı belki. Ve gidecekti. Ardından keşkeler bırakmayacaktı askılarda. Yoluna yeni adımlar ekleyecekti. Kaldığı yerinde olacaktı ömrün, hep soluklandığı kıyısında. Bu asudeliğim için uzun bir konuşma biçimiydi. Kaçışlardan yanaydı varlığımın ayakuçları. Soruları askıda bırakmalıydı içim. Cevapsız gitmeliydi… Ansızın… Öyle ye sadece araladığım bir kapının ardına geçip susmaları denemiştim.

Gitmeliydim Asrevya. Beceremedim… Kalmalar dolandı ayaklarıma… Düştüm…

Düşe düşe büyüyen ömrüm uslanmadı hâlâ…

Bu şehrin geceleri uzundur Asrevya. Gündüzlerime bulaşır sürekli. Gideceği yeri yoktur korkularından saklanmak için.
Bu şehrin düşleri ağırdır Asrevya. Bildik acıları yudumlamaz, bildik motiflerle süslenmez…
Bu şehrin anıları işlenir hafızalara, silinmez…

Eflatun imgeler büyüttüm adımdan saklı. Tüm gerçekleri inkâr ettim yüzüme. Bildik Kasımlarım düştü aklıma. Gidip dönmeyen, gidişinin ön adına ölüm ekleyen hayatlar bildim. Bir acı eksik yaşasaydım, böylesi dolu dolu yaşadım diyemezdim Asrevya.

Yaşadım..
Tüm gerçeğiyle hayatı…
Adıma düşülen tüm “mim”leriyle… Ardıma düşen, kendini kendine gömen “vav”lığında… Ve bir kalış edasında, uzun bir var oluş narinliğinde “ye”siyle yaşadım… Rahlesinden geçtim harflerin. Elimden tuttu cümleler… Masallar dizmeye başladı yarenliğim…

Yazdıklarım arasında dolaşan ellerim, hayatıma dizdiğim bir cümeleye veriyor aklını;
Sonbahar girdiğinden beri harflerin ilkbaharına; zaman hep hüznü tutuşturuyor kalemimin ucuna.

Hangi demde gelmişti sonbahar, baharlarıma? Daha kaç mevsim sonbahar? Ya da sonbahar harici mevsim var mı Asrevya?

Yine susmalıyım Asrevya…
Yine masala virgüller atmalıyım sayısız…

Kalemi bir daha elime alana dek uzunca dinlenmeli sözcüklerim…

Son yazıldığın satırda kal! Gelecek ve tekrar masalı sonsuzluğa sürüyecek ellerim…
__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:11   #12 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart



10




Büyük bir çığlık çiziyorum son kullanımı geçmiş suskunluğuma… Hiç bitmiyorsun Asrevya…

Asrevya!..
İçimin acı yanından uğurladım adını. Yine kıyıma vurdu harflerin. Nisanın eşiğinde beslediğim düşleri hüzünler sarıp sarmaladı şimdi. Ben, benliğimin hangi parantezi arasında yaşıyorum Asrevya? Kaçıncı durakta bekliyorum düşlerimi kuşatan hayatımı?

Yok Asrevya..
Ömrümün çıkmaz sokağındayım. Yıkık satırlara çarpıyor nazarım. Biliyorum Asrevya, biliyorum kendime denizaşırı uzağım.

Farklı kalemlerle çizilmiş bir hayatın ocağındayım şu demlerde. Tuvaldeki karanlığı simgeliyorum. Asrevya puntolu yazılar doluyorum kaleme. Geçiyorum tüm gidiş satırlarından.

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Bana ölmediğimi ispat et!

Kızıl bir gün doğarken yüzüme, avuçlarımdan düşüyor hayat çizgilerim, ölümleri barındıran toprağın eline.

“Ne günlerdi gülüm ey!” diye geçen günleri anımsıyor şimdim. Ne çok şey öğrenmiştim Asrevya. Deneme- yanılma yöntemlerinin deneyip yanılan failiydim. ‘Güller eflatun düşlerin yamacında kokar’ demiştim. Ardından yanıldığımı resmetmişti öğrendiklerim. Oysa güller siperde bile kokuyormuş Asrevya.

Acı oluk oluk akarken damardan, ‘adı saklı biri’ son nefeslerine bile aynı düşü eklemeyi hayal edebiliyormuş. Ölüm denilen son, tek kendini düşündürtmüyormuş. ‘Adı saklı biri’ saklandığı adın ardında gerçeğinden başka birçok isim doluyormuş kendine.bu yakanın Kız Kulesi saklıyormuş bir adını. Diğer adını, o yakanın Sultanahmet’i. İki yakayı birleştirmek için hırçın bir isim daha takıyormuş yakasına. Onca isme rağmen ‘adı saklı biri’ kalıyormuş her bilende. Zor sorular seçiyormuş hayat onun için. “Sen hanginsin?” diyormuş, “hangisi sensin?”… ‘Adı saklı biri’ susuyormuş uzunca.

Bu masalda hangi o var Asrevya? Hangi adıyla yer buldu satırlarda? Kız Kulesine saklanmış adıyla mı? Sultanahmet’te unutulmuş adıyla mı? Yoksa boğazdaki hırçın adıyla mı? Bu masalda hangi adın sahibi o, Asrevya?

‘Adı saklı biri’ bu masalın neresinde Asrevya?

İçimde git git bitmez bir yol.. Yürü yürü aydınlığa kavuşmaz bir karanlık…

Ben hangi aydınlığı israf ettim ki bu denli karanlığa duçar oldum Asrevya?

Artık ardıma bakmaya gerek yok. İçimde kopuyor tüm kıyametler. İçimde söylenecek binlerce hece, satırlarca söz… Bense sadece susuyorum. Konuşmadıklarımı sen anla Asrevya…

Söylediğin gibiydi belki; “imkânsız diye bir şey yok”tu. Ben imkânından korkmuştum hep.

Ağzımın kıyısında kalan son direnişimle yazıyorum. Belki günümün ardı ölüm Asrevya. Belki bir daha masala düşmeden musallaya düşeceğim. Varsın olsun Asrevya. Gelen gider ve her şey biter… Varsın olsun… Uzun denilmeyecek yaşamımıza bir son yazılacak elbet. Ki belki bugün, belki… “kim bilir?”…

Ölüm yudumlamış şehirlerden geliyorum.
Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Bana ölmediğimi ispat et!
Efsane yaşatacak halim yok. Elimde bir ceket sevdaya dair, biçilmiş bir şehre. Olmuyor Asrevya!.. İstanbul’dan gayrı hiçbir şehre olmuyor. Biliyorum cellâtlar kapıda bekliyor. Hani bir olsa, ölecek şehir. Yerlere düşüp ayaklar altında ezilecek ceket. İyisi mi belirsizliğiyle askıda kalsın Asrevya.

Öyle ya bu düşlere kimi şehirler küçük gelir Asrevya. Her şehir taşıyamaz minik bedeniyle ağır yükleri…

Zaman, hayata adadığım fiilleri hep geçmişle çekimliyor Asrevya. Gelmişti… Gitmişti… Bitmişti… Oluyor hep. Okunaklı hayatlardan okunulası bir hayat dizmek istiyorum kendime. Bildik geçmişimden dem vuruyorum ilkin. Ve ömrümün asıl satırı geliyor… Susuyorum… Bol üç noktayla satırlar atlıyorum. Okunulası olması gereken hayatım, susulası satırlarda can buluyor. Vazgeçiyorum beni bana yazmaktan. İki satırdan fazlam yok çünkü…

Bir kalem kendine neden dönmez Asrevya?
…

Haziran sıcağı vururken üzerime, içime neden bu denli kara soğuklar düşüyor Mart tadında? Kulağım yine ‘adı saklı biri’ ne yaslıyor tüm duymalarını; “ Yazmak tutsaklıktır” diyor “ yazılan özneye… Yazınca kalem bencil değildir artık. Yazılandan başka kimseye dönmez çünkü. Kendine bile satırlarca uzaktır. Yazarsın… Tükenmez yazılacaklar…” öğrenmekten korktuğum gerçekleri yüzüme fırlatıyor sözcükleri.

Ölümlerden açılıyor yine konu. Ben, biriktirdiğim hüzünleri bir yana, tebessümleri bir yana koyuyorum. ‘Bu kadar hüzün ölmem için yeterli sebep değilmiş meğer’ diyorum. Peki, neden tebessümlerim silip süpürmüyor canıma yapışmış acıları? Üzerime yürüyor yazdıklarım.

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Bana ölmediğimi ispat et!

Bir masal parmaklarımın altında çırpınıyor. Bitmenin eşiğine dahi getiremiyorum. Güncem masalla doluyor.

“Ve Yaren’liğim gider… Ve Asrevya biter…” diye bir cümle kalemimden hayatıma sunulmayacak mı Asrevya?

Düşlerin enseme yığılmışlığı ardında çırpınan ben portresinin hüzünden başka çizgisi olmayacak mı? Özlemlerimi yollara üflüyorum. Giden- dönen karışıyor birbirine. Kim gitmişti ki? Ya da kim kalmıştı yanımda? Sağım, solum, ardım boştu Asrevya. Denenmiş yalnızlıklardan farklı yalnızlıklar kurdum kendime. ÖDÜNÇ DEĞİLDİR TEKLİĞİM… HİÇBİR KAÇIŞTAN ALINTI DEĞİLDİR FİRARÎLİĞİM…

Mutluluk senfonisini artık amatör müzikçilerin elleri işliyor Asrevya. Şimdilerin geleceğini katiller düşlüyor. Bir tebessüm öldürmek için yaşıyorlar Asrevya. Bizse her şeye rağmen hep aynı felsefe ile susmakta…

İçimde sobeleşen nidâlar içimi dağlıyor Asrevya. Yaşımla ölçülüyor ölümler. Ben ne kadar doğduysam birileri o kadar ölmüş oluyor.
Ne zor! Doğumuma ulanmış ölümleri bilmek…

Ben ömrümün tüm çığlıklarını adının yanına çizdim Asrevya. Ben, tüm susmalarımı sende öğrendim. Ve yazmayı… Gecelerden sabahlara kapatmadan gözleri bu şehre düşler dizmeyi öğrendim. Meğer kalem tutarmış elim dedim. Meğer konuşmaları unutup susunca dilim, konuşurmuş dilim yerine elim…

Ayaklanır içimde mısralar yeni bir direnişe. Yine kalemin kırılana dek yazacağı masala satırlar döker benliğim.

Yorgunum Asrevya…
Yıkık şehirler geçiyor sanki üstümden. Bir enkazın altında kalıyor kalemim. Demir parmaklıklarla hırsızlardan korunuyor düşlerim.

Kalbimi kırabilme ihtimalini dillendiriyor harfler. Bilir misin ki Asrevya bu kalpte kırılmamış yer yok… Kaç canım var ki ağzımda? Kaçıncı soluğumda ölürüm?

Yazdım… Satırlarca uzadı kâğıt. Ne çok anlatacağım varmış… Ne çok söylemediğim… Ama olmadı. Uzanamadı o mektup ellerimden. Yazdım içimi… Ve ellerimle dizdiğim tüm satırlarımı kendim yaktım…

Varlığıma özür dilemek için sunulmuş bir yazı ardından nefeslerime düğüm atan bir gecedeyim. Ağlıyorum… Gözyaşlarım neyi yıkıyor Asrevya? Acının doyasıyası bu mu oluyordu acaba?

Hayat, düşür satırlarından beni!
Hayat, sonumu sonbahara ulayan bu düşe büyük bir çizik at hadi!

Ömrüme sağır bir “mim” düşüyor ebkemliğimden. İçim yara bere oluyor. Yıllar ne ağır gidiyor, çabuk geçti zannederken ben. Acım, elimden yüzüme bulaşıyor bu gece. Elimden dökülen harfler gözyaşlarımla can buluyor. Dünden artık uykusuzluğumu bu gece de iade edemeyeceğim göz kapaklarıma. Canımı içimden ayırıyor sanki bir el. Durduğum yere çöküp kalıyorum. Nefeslerimi duymak zor… Baktığım yeri görmek güç…

Ölüyor muyum Asrevya? Cayıyor muyum?

HAYIR!..

Uzun bir hüzün kaplıyor tüm yanlarımı. Sabaha az kalıyor. Gece son karanlığını oynuyor gözbebeklerimde. Nefesim daralıyor. Bir bıçak alıyor eline hüznüm ve delik deşik ediyor tüm nasırlarını. Kırıyorum benliğimin kuruyan dallarını.

İlk kez bu kadar tanımsız kalıyorum Asrevya. “Neden” diye sorulan sorulara cevapsız…

Keşke güçsüzlüğümün ardına bu kadar saklanmayıp sesine ses verebilseydim… Keşke senin pencerenden de bakabilseydim…

…

Ve sabah vuruyor şehre… Gözlerimde, uzunluğunun bilmem kaç gün daha süreceği karanlık…

Hep diyorum ya “Ahh bu ben!..”

…

Sen yaşarken ölmek masala ihanet mi olur Asrevya?

Yaşadığımı unutuyorum Asrevya… Öyleyse bana ölmediğimi ispat et!

Dilimde aynı şarkı dönüyor saatlerdir… En hüzün yanında, masalı buluyorum o şarkının. En hüzünlü rotasında Asrevya çıkıyor karşıma.

Boynumda idamımı bekleyen bir sürü dilekçem var Asrevya… Cellât görünümlü birileri kalemime sarılıyor, ya sen diyor ya masal… Es geçiyorum tüm sözleri… Yazıyorum…


Aşk kaybolmuştu bu şehrin kuytularında. Anlatamazdım sana içinden onun geçtiği sözcükleri.

Çözülmesi zor bir bilmece gibiydi harflerim. Aşikârlığımdan korkak!...
İğreti bir duruştu simgelediğim “ben sende gitmeyi beceremedin.”

Ömür hep aynı soruları doluyor kalemime; Zaman mıydı intihar soluklarımı yâr dolu bir tümceyle yarınlara kazıyan?

Ömür hep aynı satırlarda yaşatıyor beni; Dünler tüm tebessümlerimi esir alırken yarınlara doğru koşan ben, ne kadar da her acıya müşterekti imgem…

Suçluluğum parmak uçlarıma siniyor yine.
ACIMA NOTA YAPIYORUM SESSİZLİĞİMİ.
İstanbul yine yüreğimi ayaklarına doluyor, pranga gibi. O düşüyor, ben kanıyorum en masal yanımdan.

Ahh İstanbul! Sende bir masal büyütmek ne kadar dokunuyor acılarıma. Ki hangi yanına assam gözlerimi, kalemime sığınıyorum.
Ve gözlerimde dolanan İstanbul başlıyor Asrevyayı yazmaya…

Lâl bir ömrün çığlıklarıdır bu kelimeler Asrevya. Ne çok şey anlatır…

Aynı temennilerde bulunuyorum yine: bilenler bilmeyenlere seni anlatmasın Asrevya; bilenler bilmeyenlerden seni saklasın. Sen hep hayatıma düşmüş büyük bir sırlanmışlıkla kalmalısın.

Asrevya!..

Masalın ilk satırlarında yazdıklarım geliyor aklıma;
‘Bin bir zırhı büründüm ve sana yazdım. Bir daha kalemin ucuna seni dolayacak kadar cesurluk payı biçemem kendime.’

Demek ki biçebiliyormuşum Asrevya. Onuncu yüzünü gösteriyor masal satırlarda…

Asrevya!..

İç bükey bir harf karmaşasında beynimin anlamlandırdığı tek gerçekti Asrevyalığın. Masalsı düşlerimdeki ‘büyük’tün sen. Bense o düşleri yazmakla büyümeye çalışan, her yazdığımda kara kalemlerin insafsızlığına uğrayan düş’çü’…

Uzunca yazdıktan sonra şimdi yine susmalıyım.
Sustuklarımın ardındakileri sen anla!...

Parmaklarıma yeniden yazılacaklar dolayana dek çekiliyorum masaldan…

Unutma!.. Yeniden gelecek ve sonsuza dek seni yazacak kalemim… ASREVYA!..

__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:11   #13 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart



11


Tüm keşkelerimi yuttum… Yazdım ve sadece susuyorum…

Gün ikindiye doğru uzatmaya başlıyor ellerini. Hüzünlerime farklı desenlerde motifler oyalıyor gözyaşlarım. Aklıma düşen nedenlerin gözünü bağlayıp gönderdim körebe oyunlarına. Küf kokulu günler sindi adımın harf boşluklarına. Sesimin yazıya ödünç verilen kısmına alfabesizliğim düştü.

Yorgunluğum vurdu, yağmurun camlara usulca vuran fonunda canıma. Ben yaşamaktan yoruldum Asrevya. Yazmaktan yoruldum. Bitti mi sanıyorsun? Hayır, bak hala yazıyorum ve yaşıyorum hayat dışı bir cümlede.

Kimseye suç atfetmiyorum. Tüm suçları kestim kendi hesabıma ve astım alnımın kırık dökük satırlarına. Hangi nefesimi döksem hayata, içim çığlık çığlığa susar “beni affet kendim” dercesine. Beni affet kendim! Beni affet!..

Bilemezdim küçük sandığım düşümün ömrüme mâl olacağını…

Şimdi karşıma çıkan hiç kimse neden diye başlayan sorular sormasın bana. Cevabı bol soru işaretli bir susuş olur. Nedenini bilecek kadar yetkin olsaydım, bildiğim o nedeni silebilecek kadar da cesurluk rolü oynayabilirdim belki. Ama neden yok… Cevap yok…

Asrevya sen nedensizliğimin adı mıydın?

Hiç sevmediğim gün yırtmayı unuttum yine. Dünü yırtıp atıyorum takvimimden, bugün yüzüme çarpıyor; 7 Temmuz 2007… Elim eski defterler arasında dolanıyor. Asrevyaya ilk seslenişlerimi barındıran defterlerde. Sararmış takvim yaprakları hatırlatıyor yazdıklarımın tarihini; yıl 2001…

Yıllar ne çok üst üste yürümüş Asrevya. Ne çok yaşamışım. Büyüdüm sanırken her defasında meğer yaşlanmışım.

Benim masalımda senden başka yarın yok Asrevya.
Senden ayrı bir dün yok.

Bildik tarih saymalarım isminle başladı hep. İlk harfinle düştüm günsüzlüğüme gün biriktirmeye. İlk hecenle asıldım masalın darağacına. İlk satırda yazar çekildi masaldan. Bu masalda sadece Asrevya yaşadı.

Al Asrevya! Masal senin. Kendime pay çıkarmam. Her satırında her hecesinde yaşayan sensin. Her yüklemin öznesi, her yüklemsiz cümlenin üç noktası… Al Asrevya!..

Yine yazıyorum… Gelip yeniden yazılacağının sözünü vermiştim. Yine geldim… Gör her heceye eklediğim seni!..

Yine yazıyorum… Yine karışıyor yazdıklarım gözümden akan yaşlara. Uzun bir ağıt düşüyor kalemime. Yitiyorum… Bitiyorum…

Her defasında masal düştüğünde düşlerimin köşesine, masalsılığının başladığı yerden kanıyor yaralarım. Yazılmamış mektuplara adres arıyor bakışlarım. Oysa İstanbul’dayım. Kaç kapıyı tıklatmak gerekir doğru adresi bulmak için? Doğru adres yok Asrevya. Yanlış düşümde her adres yanlış bir tariftir şehirsizliğime.

İçim derinden derine söyleniyor; hadi ben yorulmuşluğumla yazabilecek kadar güç topluyorum. Ya sen Asrevya, ya sen?
Yorulduysan ve bıktıysan bu masalın kahramanı olmaktan o zaman ne yapar yarenliğim? Ki o vakit “kır” demelisindir kalemimi. “ben yoruldum sus” demelisindir.

Olur da bir gün seni yazmayı bıraktıysam ben, bil ki elimden düşmüştür kalem… Yazmaktan yılmıştır…

Senin soru işaretlerin cevabını bulmuştu; ama benim cevapsız kalan sorularım çok hala kendime sorulmuş. Neden bu masal? Nerden başladı? Neden bitmiyor? Ne zaman bitecek?

Bu masaldan düşmem için yaşamaktan mı düşmeli Asrevya?

Yineliyorum hep dilimi söyleyemediği haykırışları; bu masalda geçmişim yok, yediveren acılarım yok, bildiğim eskiler yok, başka yarınlara kazınmış düşler yok, geçmişte kalmış dün denilmiş cümleler yok, bu masalda ben yok… Acılarımı biriktirip adının eşiğine dayayarak yazılmadı bu masal Asrevya. Kendimi dahi aforoz ederken masaldan başkalarına birikmişliğimi nasıl adına haykırırdım?

Hüzünlerimin koşar adım herkesten kaçarken haykırdığı bir masal değildi Asrevya’lığın. Ki o denli basit olabilseydi ne çabuk ifşa olunurdu. İçimin bir yanı bile diğer yanımdan saklıyor oysa.

Zor bir masal Asrevya yazdığım. Bil ki seni yazmak için acımak gerekiyormuş en derinlerden.

Büyük bir çığlık çiziyorum son kullanımı geçmiş suskunluğuma. Azraili yamaçlarda yaşayan kent kırıklarım ölümün sonsuzluğundan taç takıyor başına. İmlâsı yitik bir lehçenin dilsizliğini oynuyorum. Kopuk yaşamlardan bol bağlaçlı cümleler atıyorum kalemime. Düşlerimin iç ceplerine fısıldanmış sırlarım yarenliğimin aslını çiziyor beyaz sayfalara. Kâğıttan gemiler yapmaya benzemiyor kalemden harfler dökmek. Uslanmış yanlarım direnişe kalkıyor kalemin karasından satırlara bulaşan cümlelerde.

Şimdi söylesene şair; yazdığın kadar mı yaşadın? Yoksa yaşayamadıklarını mı yazdın? Satırlarda düşemedin mi içinin uçurumlarını? Gözlerin kirpik mahkûmluğunda mı hâlâ? Söyle şair; bu diyarda hüzün kaç renktir? Kaç desen? Ve onu yansıtmak için kaç dil gerekir? Öğrendiğin hangi dil hüznümü satır atlamadan dillendirir?

Bildiğim uzaklar kadardı, bilinmedik uzakları tarifim. Oysa gidince dönülmesi olmayan uzaklarım olsun isterdim. Çocukluk masallarıma sıkışan ana fikir gibi miydi; bilebileceğim en uzaklara götürecek tek şey zümrüd-ü anka… Ne yapmalıydı o halde? Ya benliğimden çıkıp zümrüd-ü ankaya doğru koşar adım ilerlemeliydim ya da bir zümrüd-ü anka dilemeliydim, tarifi nâmümkün uzakların eşiğine düşmek için.

Yanlıştı cevaplar. Onun bile gidebileceği uzak, bir Kaf Dağı boyuydu nihayetinde. Ötesi yoktu… Bilmediğim uzak an kadar yakınmış meğer. Nefes alsa nefesime çarparmış. Uzak; kendimden başka bir diyar değilmiş. Gölgeme saklanmakla geçen ömrümün, gerçeğimi göz ardı etmişliğinden habersiz geçiyormuş soluklar.

Notası yok demlenmiş hüznün. Bilmedik bir tonda çınlayıp durur kulakları.

SUSMAK Kİ KULAĞI SAĞIR BİR HAYAT İÇİN EN BÜYÜK HAYKIRIŞTI ASREVYA. SUSMAK Kİ ELİMİZDEN TUTUP BÜYÜTECEKTİ BİZİ KELİMELERİN YAMACINDA.

Asrevya! Harabe minderlere bağdaş kurup oturuyor acılarım. Dilim yıllanmışlığıyla aynı türkünün elinden tutuyor. Sınırları belli olmayan bir savaşta sınırlarımı nasıl koruyabilirim Asrevya? Sınır ötemi nasıl anlayabilirim? Yaşadığım cümlelerin hangisinde hayata iz düşümümü bulabilirim?

Gecelerden sabahlara ulanan günümde güneş yıkıyor üstü çapak kaplamış anılarımın yüzünü. Ay, satırdan satıra vuruyor hecelerimi. Akordu bozulmuş nefesler dizesi sunuluyor ellerime. Düzeltmek için tuttuğumda nefesler tırnaklarıma saklanıyor kaçış diye. Ve her düzeltişimde biri eksik kalıyor.

Ateşten gömlek giyiyor benliğim ve yıldızlar tutuşturuyor alevimi. Bu masala cümleler kurmak direnişimdi tanka karşı avuç kadar bir taşla.

Rüzgâr vuruyor çehreme. Üşüyen halim hüzünlerden örülmüş bir zılgıt geçiriyor tarihten aklıma yamalananlara. Bir nokta düşüyor, “ bitsin bu cümle” dercesine kalemimin yanına. Dilimin ucuna bir söz gelip oturuyor; “yirmi dokuz harfini azımsadığım hayatım bir son yazamıyor masala…”

Gümanlı bir güzergâhtan ilerliyorum ırak şahikalara. Şebden bir libas biçiyorum kendime. Adımı adından soruyorum…

Vakit gece…
Uykum otursun diye göz kapaklarıma masalını yeniden okuyorum…
Kaldığım satırdan yazamadığım sonlara devamlar çiziyorum yine…

Adımı unutuyorum adını yazmaktan…
Ve yine sesleniyorum sonsuz bir fısıldayışla;
Al Asrevya masal senin… Senden başka kimseyi bulamazsın satır aralarında… Senden başka kimseye çıkmaz bu sonsuz masalın kayıp adresi…

Asrevya… Bitmez masalıma bir solukluk daha ara veriyor kalemim… Düşlerimde geçen adını alfabemin en güzel harflerine ulayıp yine geleceğim… Bak tüm harf boşluklarına, adından kurulma düşler çıkar karşına… Asrevya!...

__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:12   #14 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart

12


Başımı kaldırınca denizi görebilmenin verdiği hazla elime alıyorum kalemi ve masalıma masalsı bir sahil kasabasından devam ediyorum.

Vakit öğleye yetişmek adına koşar adım ilerliyor. Yarışta yine akreple yelkovan… Karadeniz’in asi hırçınlığı gözlerime çarpıyor. Bir adım sonra dolanacak ayak bileklerime. Ve işte… Karadeniz’den bir parçada benim bileklerim asılıyor.

Sonsuz maviye bakıp içime yazıyorum. İzin vermiyorum sesimin suskunluğumu tahrip etmesine. “ya ölürsem” li kötü ihtimaller geçiyor kuruntulu yanlarımdan. Ya ölürsem ne olur masal? Çıtı çıkmayan suskunluğumu azarlıyorum. “Hem ölümden bahsediyorsun hem de hâlâ masal diyorsun” diye kızıyorum kendime. İyi de ben bu masalı yazarak yaşadığımı bilinir kılmıştım Asrevya. Bir yerlerde varlığımı düşünenler olmasa da varlığımın yaşayış çağrısıydı bu masal. Ya hiç yazmasaydım? Kalemde dile gelemeyen sözsüz bir özneyi oynayacaktın. Yazılmamış özneliğine yüklemler biriktirecektim kötü gün niyetine. Kıyıya köşeye kefen cümlem diye ölüm sebepleri saklayacaktım. Ama yazdım Asrevya…

Seni yazdım, sana yazdım…

Ben bu masalın sır halini karalıyorum Asrevya. Bilinmiyor adında asılı kalanlar. Bilemiyorsun da belki…

Deniz en güzel maviliğini giydiriyor masalıma. Dalgalar bir bir çarpıyor satırlarıma. Boğuluyorum kendi yazdıklarımda.

İki mavinin birbirini teğet geçtiği yerde gözlerim. Ayaklarımda hâlâ dünkü yağmurların toprakla dans edip çamura dönüşmesinden kalan lekeler. Büyük bir dalga geliyor öteden. Çıkarıp kalbimi sunuyorum önüne, alıp götürsün diye. O ise sadece ayaklarımdaki lekeleri götürüyor gitmek istemediğim yere. Islak ayak izlerimi düşürüyorum kayalara. Herkes ve her şey tadına varıyor günün. Bense, aynı kayada, elimde kalem kâğıt içimi deşifre etmenin korkularının “hazır ol!” komutunda ve her şeye rağmen Asrevya yazmanın “rahat” lığında uygun adım ilerliyorum. Farkındayım, sahte mutluluklarla yüzünü güldürenlerden yazarak daha mutlu kılıyor beni mutsuzluğum.

Bir insan mutsuzluğunu nasıl mutlulukla adlandırır Asrevya?

Bir insan hüzünlerine nasıl mutlu sıfatı ekler? Mutlu hüzün nerde görüşmüştür?

Seni yazmanın tanımsızlığıydı mutlu hüzünlerim Asrevya. Ne kadar yazarsam yazayım anlamayacaklardı anlamını. Sözcüklerime sağır kalacaklardı belki. Kimliğini soran herkes bir soruyla çözülmeni bekleyecekti hep.
Neydi Asrevya?
Sonsuz kere aldığım bu sorunun cevabı her zaman sırdı bende. İstedim ki okuyanın hangi düş yanığı varsa o olsun onda Asrevya. Herkeste farklı bir acının mahlası olsun. İstedim ki okuyan bu masalda yazanı unutsun. Yazanın yazdığı sebepleri uyutsun. Beni ve benden satırlara dökülmüş kimliği belirsiz Asrevyayı unutsun, kendini bulsun.

Bilindiğinde bile bilinmez kalsın Asrevya…

Bilindiğinde bile bulunmasın…

Vakit akşamı geçiyor hızla. Gözlerimde maviliğini karanlığa bırakmış bir deniz ve kulaklarımda dalga fısıltıları. Masalıma bir kahveyi katık yapıyorum. Biliyorum, bol mide sancılı bir geceyi getirecek katığım. Kabul ediyorum. Bir yudum daha içiyorum.

Uzaktayım… Masalımın kentinden –İstanbul’umdan- kilometrelerce uzakta… Burada karşısına geçip hüzünlere dalacağım Kız Kulesi yok, çok anım olmasına rağmen tüm anıları es geçip tek anıyla hatırlayacağım Sultanahmet yok, Sultanahmet’ten Beyazıt’a uzanan o yolu hece hece adımlamak yok. Kanlıca’da serseri adımlar düşürmek maviliğin yanına, Beylerbeyi’nde aklıma düşürmek hiç unutmadıklarımı, Beşiktaş’ın altını üstüne getirmek ve Ortaköy’den boğaza bırakmak tüm içini… Üsküdar- Eminönü seferlerini sayısızca yapmak yok…

Burada şehrim yok…
Burada şehrin yok Asrevya…

Gurbetindesin satırlarımın…

Zılgıt yemiş hırçın dalgalar var kıyıda. Kaç adam yutmuş deniz karşımda. Bir düşün içine en güzel haliyle sızacak liman var burada. Kendine bilindik; ama herkese yabancı olmak var.

Şehrim gibi olmasa da burada şehirsizliğimin ahı beni satırlarda tutar…

Her düşündüğümde cevaplarım tükendi, sorularım arttı kendime Asrevya.

Unutmalı diyorum… Kalemi, kâğıdı, yarenliğimi, düşümü, masalı unutmalı… Satır atlamadan uyumalı… Unutmam için uyumalıyım. Uyanıkken beceremeyeceğim aklımdakileri silmeyi / öldürmeyi. Uyuyorum hiç satır atlamadan. Bugün uyuyup yarına gözlerimi açıyorum. Hafızam yine “aynı” lığında… Önümde sayfalarca yazılmış masal, adımda yarenlik, düşümde hüzün…

Yine olmadı diyorum.

Temmuzdayken Eylül dokunuyor kalemimin ince saçlarına. Bir karayel yiyorum sol yanımdan. Kasım üşüyorum bir an. Ve her Aralık inadına doğuyorum…

Fakat bilmiyorum, doğduğum kadar yaşıyor muyum Asrevya?

Hayatımdan tümleçleri kaldırdım. Onları bulduracak soruları sildim imlâ kılavuzumdan. Çünkü korktum… Korktum ayıklanacak tüm cümlelerimden. Oysa suskun bir “elif” kadardım. Ne kadar evirilip çevrilirsem çevrileyim “se” den ötem yoktu. “re” de dalmıştım uzaklara. Birden “vav” yerleşti masalın ortasına. Kaçışımda “ye” ye takıldım ve uzunca ağıtlarıma uzun bir “elif” hediye etti alfabem. “elif” ile başlayıp “elif” ile son buldu Osmanlı Türkçesi düş yazım. İki “elif” arasını karalamakla ilerliyor masal. İki hemze arasına döküyorum harf nehirlerimi.

Geleceğimi çalıyor hırsızlar. Yaşanmamış yarınlara kayıp ilanı veriyorum. Ki ben bir kayıbım, yarınlarımın bulunması için önce kendimi bulmalıyım.

Yeniliyorum düş kokan savaşımda. Çocukluğumun oyunlarına dalıyorum. Saklanıyorum satırlarda. Hadi kaybet beni bul kendini Asrevya!..
Hadi kaybet beni, bul kendini…

Masalla kapatıyorum gözlerimi. Körebeyim… Seni kaybedip kendimi yakalamalarım da yok, kendimi kaybedip seni bulmalarım da… Yine de oyuna devam ediyorum. Elime koluma çarpılıyor. Birini yakalamış olmanın heyecanıyla sımsıkı tutuyorum. Can çekişen bir ses “Bırak! Yanlış bir yakalayış, ben senin yazdığım masalın paragrafıyım” diyor. Meğer gözümü kapattığım masalım paragraf paragraf düşüyormuş yere ve her düşüşünde çarpıyormuş ellerime. Yakalaya yakalaya kendi cümlelerimi yakalıyorum. Yine sözüme kalıyor oyun. Yine körebeyim, gün ışığına hasret… Saklambaçlarımda hep kendime sobeyim…

Asrevya, acemiydim konuşmalara. Sustum… Söyleyecek çok sözüm vardı. Yuttum… Unuttum…

Sen sendeki seni bil Asrevya!

Seni yazdım, sana yazdım oku ve sil!

Uçsuz bucaksız denizin kıyısındaki kalemim İstanbul ile buluşuyor yine. Günler sonra şehrime dönmenin huzurunda yaslıyorum kendimi yorgunluğumla kelime yamaçlarına. İçime sesleniyorum; “ hadi konuş ne dersen yazıyorum”

Meskenimin şehrime en iyi bakan yerine geçip masalsı karanlığıma gömülüyorum. Dindirecek, dillendirecek yaralarımı tırnaklarımla kazıyorum yazarak.

Göğüme haykırıyorum masalı, gelip buluyor beni çığlığım. Kaç türküyü yakıp geçiyorum Asrevya. Kaç notadan suskunluk olarak düşüyorum. Korkma suskunluğumu sessiz bir masalla sunmuyorum. Masala ağıtlarımı ekliyorum enstrüman olarak. Şimdi ne kadar ağıt eklersem yedi katlı semaya o kadar yandaş bulur masalım sesine.

En sevdiğim tütsülerim artık genzimi yakıyor Asrevya. En sevdiğim güllerin dikenleri bürüyor gözlerimi. Dünya döndükçe değişiyor gün, mevsim… Masalımda tek mevsim var oysa. Ben mevsimlerimi sildim Asrevya.

Yüzümdeki sahte tebessümleri tutan çengelli iğneler düştü avuçlarıma. Artık bilinsin yüzüm. Adım yıllar öncesine düşmüş bir düşün çizgisiz satırlarında, yok sözüm… Ön adım hüzün…

Yağmur renkli bir türkünün son notasında asılı kalıyor nazarım Asrevya. Baktığım yer “kara” nın zıttı olarak öğrendiğim renkte beyaz bir tavan. Bu düşte her durağımda acıya yasladıkça kendimi, tüm bakışlarımı satıyorum tavanıma. İçimin soru işaretleri küçük devrimler oynuyor kendimle.

Sesim tokatlanıyor her susuşumda. Hangi yolu yürüsem çıkmaz sokaklara düşer adımlarım. Adıma yürüme payı biçilmiş sonsuz asfaltlar yok Asrevya. Bir adım ileri-bir adım geri boşlukta düşüp kalkmalarla geçiyor ömür. Yürümem düşmemdir Asrevya. Geçirip ayaklarıma yürünmüş yolların yorduğu takunyaları, ilk adımımda bin “ahh” la yıkılmamdır kendi üstüme. Düştüğümün nişanesi yaralar kalır üstümde. Gözyaşlarıma aldırış etmeden ayaklanıp silkelerim üstümü başımı, yaralar kalmasın diye. Yollara bırakırım tüm yaralarımı, içerisine kimliğimin kopyasını düşürüp…

Yine bir çıkmaz sokaktayım. Yürüyorum… Düşmüyorum… Yıllar öncesinden terk ettiğim yaralarım karşılıyor beni. Meğer tüm yaralar ayakta kalabilmem içinmiş Asrevya.

Güneş yine yumuyor gözünü aydınlığa. Nidâlarım ünlemlerde asılı kalıyor. Yine harabe olmuş şehir düşleri kokan ceketim üstümde. Anılardan yapılma düğmeleri düşme kalma arası ince çizgide. Bak artık sormuyorum. Çünkü farkındayım, yıkık şehirlerin yakaları anılarla iliklenir.

Yol ayrımlarına düşürüyorum ağır gelen yanlarımı. Geceye yadigâr bırakıyorum karanlığımı. Susuyorum… Pusuyorum…

Ben cevapsız yaşarım Asrevya. Kendimi bile unuturum bir yerlerde. Bitirdikçe yeniden başa sardığım kitabın en sevdiğim satırındayım şimdi. Söylemeyeceğim kitabı. Bilinmeyecek sayfam ve satırım. Ve masal bitene dek hep aynı kitabın aynı satırında kalacağım. Aynı satırı içimde binlerce kez haykıracağım.
Asrevya!
Ne düşürdüyse seni kalem ucuna, git demekle gitmiyor harflerin.

Yüksek düşlerin uzun koridorlarından geçiyorum. Kulağımda “ahh!.. vahh!..” larla kundaklanmış hayata yeni göz açmış bebek ağıtlar… Aşağı her inmek isteyişimde el yordamıyla derme çatma yapılmış merdivenlerden yuvarlanıyorum.

Asansör boşluklarında düşüyorum adından Asrevya!..

Kimse bilmez değil mi harflerinin kıyısına oturduğu uçurumu? Kimse duymaz…

İçimin sızlayan boş tarafını imlâ edemiyorum. Kasidemden beyitler düşüyor üst üste. Kafiyeler satır sonunda can çekişiyor. Mavzerler vuruyor hecelerine ayırıp mısraları. “Öl!” diyorlar kalemime. Yaşayacağım diyor kalem. İnatla kaçıyor kâşiflerce keşfedilmemiş meçhule.

Asrevya!..
Tersten kurulmuş bilmecem hangi yandan bakılırsa bakılsın doğruyu göstermeyecek. Eğri doğru karışırken birbirine adına doğru sıfatı eklenmiş tüm eğriler yaşatılmış ölümüne. Ve adına eğri denilmiş tüm doğrular asılmış kendilerine…

Bana doğruluğuna gözüm kapalı inanacağım doğrular söyle Asrevya, tüm yalanlardan arındırılmış… Bana masalını söyle Asrevya, diğer tüm gerçekler yalanlara kanmış…

Eldeleri ceplerimden dökülmüş bir hayatın duraksızlığında ilerliyorum Asrevya. Haydarpaşa’da içimi çiğneyip geçiyor trenler. Mademki minyatürleştiremeden yaşanıyor hüzünler, mademki rahlemde hep aynı masal, mademki adın geçiyor cinnetlerle süslenmiş beynimin hatırlayışlarından ya da hiç unutmayışlarından o halde sağanak olup dökülmeli bu masal. Oturup düş denizlerimin ben kıyılarına, yeni sahneler kurgulamalıyım masalına.

İstanbul masalını tanıyor Asrevya. İstanbul masalını seviyor, biliyorum. Boğazın eşsiz güzelliğinde, martıların kanadına asıyorum sonsuz seslenişlerimden birini. İsmini İstanbul’un dört bucağına duyuruyor martı, kanatlarında seslendirip…

Sonu gelmez İstanbul masalı oluyorsun…
Seni yazmaktan bıkmayacağımı biliyorsun…
Ve artık biliyorum masalından bıkmayacağını…
Asrevya!
__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:13   #15 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart



13



Bir harf düşürüyorum gözümden.
Şimdi sustuğum kadar konuşmanın vakti midir?

Yenik bir ihtilalden çıkmış devrik masaldan geçiyorum. Harabe olmuş düşün içinde inciniyorum. Dünleri kefenlemek isterken ölesiye, yarınları kundaklıyorum. Zamandan seyyahlığımı dilenip gidişlerime elvedalar kazıyorum.

Parmaklarım ölümler sunuyor harabe alfabeme. Adını düşürme elimden Asrevya! Adını düşürme!

Neydi amacım? Kaç yıl biriktirmiştim suskunluğumun yanında? Hangi günüme bulaşıyordu da adı sen olan bir hüzne yürünmüyordu ki Asrevya?
Bir yıl kaç acıya pay edilirdi?
Korkma!
Her aya yetecek acım. Ben nefeslerimi acıya uladım…

Perde gipürlerinden dökülürken bir bir yere, güneşin yüzünü örtmekti amacım. Tüm gölgelerimi kuşandım. En güzel ışığımın üstüne çekilmiş bir güneşlik kadardım.

Ağzımda susmuşluğum, elimde dilim…
Ben neydim?
Neden hep satırlara seni dizdim?

Adı bilinmezdi tüm yaraların. Ve zamandı bilinir/bilinmez tüm yaraların merhemi. Zaman diye avutuldum/kandırıldım. Zaman, neden bana deva olmadın?

Yorgunum Asrevya!
Adımı kaç kez silersem seni unuturum?
Mahlasımı her bilediğimde neden hep yanı başında sen buldum?

Hep bir masaldın. Yaşadığımı sandığım demlerde seni de yaşıyor sandım. Oysa masaldın. Masal kadardın… Kötü ve iyi kahramanların yoktu, sen tüm senaryoları kendin oynadın. Mekânın yoktu, sen hangi mekânı tutsan düşüyordu adına. İstanbul bile sen oluyordu. İstanbul bile figüran kalıyordu masalına. Zamanın yoktu, imleçler arası “an” biriktiriyordun. Mutlu bir masal değildin. Gözümü yummam için okunamazdın uykusuzluğuma. Masal sonrası üç elman yoktu, bir bir düşüreceğin. Masalım bitti diyemezdin. Bilmeliydin; yazılana inatla bile yazarken kalemim masalına en güzel son olurdu ölümüm…

Benden bir son bekleme Asrevya!
Ve inanma kalemimden yazılan hiçbir SoN’a…
Güz her hali ile masalımda. Bir yağmur oluyor kuraklığıma bir de rüzgâr oluyor sararmış yapraklarıma…

Hiçbir gidişi başaramayacaktım, biliyordum. Bir acıyı intikamın ellerine verip, en iyi bildiklerimi en çok inkâr edip ardıma bakmadan gidişlerim olmayacaktı benim.

Azrail’i beklemekti ölümün ılık korkusu. Gözlerimi kaç kez tavanıma astım. Kaç kez gelecek sandım. En yanımdaki öldü, öleceğim sandım. Sandıklarım doğruyu bulup da ölseydim ve sorulsaydı soğuk bir mermerin yanında “nasıl bilirdiniz?” hiç bilir miydin ki iyi bilecektin Asrevya? Hangi suale cevap verecek kadar yaşıyordun ki?

Son satırlarım kalırdı gitmişliğimin ardında;
Şimdi ağlasınlar halime, tek heceye gömülen bütün hecelerim hürmetine…

Asrevya! Hüznüme yakıştı varlığın.
Az gittim uz gittim doğru yolu bulamadım.
Anladım
Dönüşsüz gidişler için inildiği anda yakılmalıydı gemilerim. Gidememeliydim…

Fazlaca üzgündüm ve fazladan da fazla kırgın; ama sadece kendime hesabım. Hiçbir el gözlerimi asmadı ölüme. Kendi ipimi kendim çektim boynuma. Sandalyemi kendim ittim. İnfazda değil intihardayım… Yazılmış ve yırtılmış sayfalarca şiiri atamadım. Anılarımın süzgecine yakılmış şiir çöpleri sıkıştırdım…

Yazıldıkça hayata düşülen “ahh, vahh” ettiren, sonu gelmeyen şiirsi bir duruştun. Kafiyen, redifin saklıydı. Başlayan cümlelerinin sonunu merak ettimse de hiçbir sona şahit olmadım.
Ağzında dolandı sözcükler, şaşkındın. Konuşmanı beklemekle hata yaptım. Bir masal kahramanı hiçbir zaman ses veremezdi ömrüme.

Uslanmaz bir fırtına oluyorum. Ne varsa içimde dolaşan yalın ayak, hepsini bir uçurumun kıyısına sürüklüyorum. Madem bir gidişe kördüğümlüyse adımlarım ve beceriksizse bu gidişte ayaklarım o halde kendi fırtınamda tek kendime zararım…
Ne kadar eğri bir duruş sergiledim ki hiç doğru anlaşılamadım.

Karakalemler düşüyor alınyazıma.
Ne kadar kulak dayasan da masalına, sana sen bile uzaksın Asrevya!

Geçmişi dillendirilmeyen ötesi mahfi bir masaldın, acıtmak ve yazmak kadardın…
Düş kurup kendi düşlerimi parçalayınca anladım, sola yaslanan harflerden oluşmuş devrik bir cümleydin hayat satırlarıma. Ne zaman silmeye kalkışsam, toplanmamış bir kitabın önsözünde en hatırlanan cümle olarak yerini aldın.

Seni yazdım, kendimi sildim; bir tek sen kaldın…

Masalına tam inanmamış yazılanı oynadın.
Geç söylenmiş bir doğru yalan mı sanılırdı? Peki, gözyaşlarımın içinde seni kim böylesi büyüttü ki Asrevya? Ve kim sakladı dünüme, günüme, yarınlarıma…

Şehirlerim kayıp, yollar gitti ayaklarımın ucundan. Canımdan can söküyor yüzünü göremediğim bir el. Dur diyemeyecek kadar takatsiz, yaşamak için direnmeyecek kadar güçsüzüm. Susmuyorum, yazıyorum inadına. Bir ölüme değil hayata yazıyormuşum gibi…

Vakit; vakitsizlikte…
Zaman bilinmiyor gözümde…
Sürekli düşüyorum dizlerimin üstüne. Düşlerim hep yara / bere…
Kulağımın ardından titrek bir itiraf, hayali öldüren gerçek ; “masal işte…”

Tarihim yok altına imzamı attığım masalımda. Bir zamanlar diye başlayan cümlelerde kalmayacak masalın hangi zaman aralığına karalandığını hatırlamak gereksiz…

Günlerdir biriktirdiğim uykusuzluğumu bir uyku ile israf etmek istiyorum şimdi. Yok, gözlerimin kapanmasına değer bir düş. Başkalarına uyku olan masalım, beni hep uykusuzluğa attın.

Korkuyorum Asrevya. Cesaretimin aynalardaki yüzünü kırıyorum. Adımlarıma taş bağlıyorum, artık mutluluğu aramayacak sokak sokak. Anladım geç olsa da bulmak için yanlış şehirdi. Yanlış bir masal… Hatırlar mısın; cevapsızlığının ağzından dökülen sözde sanki iki şıktan birini ötelercesine “İstanbul” demiştin. En sevdiğim şehre en çok kırılmaktı bu. Ne İstanbul ile baş edebilecek kadar gücüm vardı ne de seçtiğin şıkları değiştirme hakkım…

Ben hiç yaşanmayacak olan masalı ölü bir kahramanın ellerine bıraktım. Artık ne yazsam geceme gözyaşı niyetine ve ne yazsam sürüklenir bir dehlizden diğerine… Ve sen Asrevya, hadi öl kalemimde de… Kendi ellerinle…

Dönüşü olmayan hiçbir gidiş düşmüyor enseme. Öğleden yolculuk vaktidir ikindiye. Gün geceye dönüyor. İçimden hüzün sızıyor, sabırla tükenen yas zerreciklerine.

Bir ölümün kaç kez acıtma hakkı vardı? Hangi hak beni yakardı? Yalandı… Üstüne bulaşan lekelere aldırmadan adımlar düşürmekti yaşamak. Yanılmadan kavranmıyordu doğrular. Ama yanılmak yakıyordu her hayali. Koca bir musalla kalıyordu geriye. Bir ölüm düşüyordu yüreğime ve bir ağıt düşüyordu yüreğimden dizlerime. Oysa kurgulanmış hayallerim vardı. Uyku indiğinde göz kapaklarımın karsız eteklerine, yummak için kirpiklerimi birbirlerine, önce masal dokuyacaktım. Ardından bir yastığın altına kazılmış sayısız düşümden birini çıkarıp uyku sebebim kılacaktım, gözlerimin inat etmişliğine. Sonra sabah… Gün ayacaktı şehrin gözlerine. Vur-kaç kadar olacaktı hayalim. Arkamı dönüp ilk adımda sobe demek kadar… Sus desen bitecekti masal. Sus desen yıkılacaktı camdan diktiğim kuleler. Sus denilmeyiş bir teselli değildi. Sade bir sessizlik…

Sorularım vardı; hangi aşk içinde bulunduğu dili anlamazdı? Aşka kurulan hangi cümle yalın kalırdı? Aşkı bilmeyen bir yüreğe aşk nasıl anlatılırdı?

…

Mutlu bir masal değildin Asrevya. Gözümü yummam için okunamazdın uykusuzluğuma…
Seni en çok susabilirdim bir şeylerin ardında.
Yeniden seni susuyorum
Yeniden yazana dek…
Asrevya!
__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:14   #16 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart


Asrevya SoN!



Kimse kahraman yapmasın seni masalına… Kimse seni ben kadar yazamayacak Asrevya.

Karanlığımdayım… Kimse ışık sunmasın.
Az daha gelmeyin, ölmeyi becereceğim bu kez.

Uzundur yaşamak denilen türkü. Ve bir ses ile düşer bazen notalarından. Söyleyeni susar, söyleteni gider, sözler biter…

Bir son için eline kalemi dolamak… Hadi yeniden / yenilmeden dercesine son diyebilmek…
Hadi son…

Sonsuza dek yazılabilecek masala son düşürmek istemezdim elbet. Isırganlar düştü ellerime / yüreğime… Sonuma susadım. Titrek ellerimle yazdığım şiirleri yırttım bugün. Dün ateşe verdim birikmiş yazıları. Genzimden hala harf kokuları ve ellerimde yıllanmış kelimelerin cinayet bulguları…

Kirpiğimde asılı kalıyor masal. Gözyaşlarıma takılıyor. Hadi dinin gözyaşlarım. Hatırlamıyor musunuz sizi kaç kez uslandırdım?

Benim masalımda ikinci tekil şahısla başlıyordu tüm çekimler. Varlığıma hiçbir satır aralığında rastlanılmıyordu. Kayıptım… Kayıbım…

Üstüme atılabilirdi tüm Mecnunluk masalları. Bitmeyen aşkların çekilmeyen çileleri yıkılabilirdi şahsıma. Ki kayıptım.
Bir masal yazdım. Müebbet hükmü giydirildi parmaklarıma. Şimdi üstüme bırakılan suçlar olsa ne yazar? Kayıbım… Bulunsam, önce kendi masalımdan hesap sorulacağım. Sonum müebbede bakar. Üstüme atılan düşler ancak müebbedimi idam yapar…

Ölmeyi bile beceremeyecek kadar beceriksizken ben, hangi düşün yıkılışının becerilerindesin sen Asrevya?

Bir yanım dürtüyor dilimi. “Anlat!” diyor. “ Masalsılığını düşünün, Anlat!.. Bu kez susma. Madem bu bir sonsa ardında virgül bırakma, soru işareti kalmasın gözünü yumduğun yerde. Haykır! Ve bu sona kattığın tüm işaretleri noktalaştır.”

Hayır diyorum. Susuyorum…

Üşüdüğümde yalnızlığım örtülüyor üstüme. Bu titremeler bitmez Asrevya. Ve zoraki de olsa yumulmalı gözlerim gecesini oynayan semaya. Ki artık uykusuzluğumu uykuya daldıracağım masalım yok.

Bir bahar göster bana Asrevya, dünsüz olsun. Unutulması gerekenler unutulsun. Bilinsin yine gözümden sızan kan, bileğimden damlayan yaş… Kötü gün niyetine saklanmış tüm hüzünler kullanılmalı şimdi. Gün, kötü gün…

En iyi büyüme şeklidir hüzün Asrevya. Büyümeli ve hatırlamamalı hiçbir şeyi…

Sol omzumdan bir çığlık düşüyor yere. İrkiliyorum… Kuşdili cümleler savuruyorum nedensiz. Belki de en çok kendim anlamıyorum. Elim her zamanki kekemeliğini yapıyor. Ve kalemime pelteklik bulaşıyor, adın yazılacak diye Asrevya.

Boşluğa yazılar döküyorum içimden;

Bir aşkı kaç kez gözlerinizden akıtabilirsiniz?
Ve gözyaşlarınızda kaç kez aynı imzayı görebilirsiniz?
Hadi, içinizi toplayın da cevap verin
Susabilir misiniz?
Emeklerken düşsel kırıklarınızın yolsuzluğunda
Düşebilir misiniz?
Oysa düşmek için yürümek gerek,
Bilmektesiniz…
Korkmaktasınız,
Aşk adına çıkılan her yoldan cayarken varlığınız
Unutmayınız
Siz aşkın en ortasındasınız…
Ve bu savaşta payınıza sadece yenilmek düşer
Farkında mısınız?

Cevapları yok yazımın…
Yankılanıyor sadece uzun koridorlu bir boşlukta.
Duyan yok…

Düşe düşe yara bere oldu masal. Şimdi son düşüşümü bekliyorum. Tutmayın… Düşmeye çabalıyorum.

Tükendim mi Asrevya? Neden bu son?

Yorgunum…

Masala kapattım kalem uçlarımı…

Caymıyorum hâlbuki masaldan. Sadece susuyorum Asrevya. Artık bilinmeyecek sözüm…

Geldiğim yolları tekrar çiğniyorum.
Bu kez denizim yok ayak diplerimde. İçimi yıkayacak, beni hayata yıkacak dalgalar yok. Olsun… Bu harf kalabalığında elbet boğulmak düşer payıma…

Yazmak sen kadar hiçbir şeye yakışmıyor Asrevya. Bu kalem sen kadar kimseyi yazmıyor. Ama vakit susmak artık... Nasıl susacağımı bilemesem de…
Hani derdim ya; yazdıklarımın altındakiler sen anla Asrevya.
Şimdi yazamadıklarımı da sen anla…

Söz tutulacaktır şüphesiz; sonsuza dek yazılacaksın. Harfler resmetmeyecek sadece yazıldığını, içime karalanacaksın…

Yaz bitti… Masaldı ya yazılanlar, masal kadardı bir yaz… Mevsim sonbahar, bilmekteyim… Bilmekteyim; zaman, alışkanlıklar diye başlayan can sıkıcı cümleleri…

Zamanlara devrilmeyeceksin Asrevya. Yüzüme doğan sayısızca gün, avuçlarına sıkıştıramasa da masalını, bitmeyeceksin… Alışılagelmiş olmayacaksın. Hep ince bir sızı kalacaksın. Gözlerimin kenarında hazır bekletilen gözyaşlarımda aranacaksın. Bulunacaksın da üstelik saklanılmayacaksın…

Son sözü defalarca söylenmiş bir yenilişti masal, Asrevya! Büyük yenilmek için masal yazmış gerçeğim.

Neydin Asrevya? Adım kadar bilirken nedendi bu giz? – Sebepsiz…

Kırık bir tebessüm iliştiriliyor zorla yanağıma. Oysa bilseler, gülmek için hiç savaş vermeyeceğim bir dilimdeyim. Ağlamanın elinden tutmuş yarenliğim. Bu sona sunulacak tek şey gözyaşlarım Asrevya.

Kendime dönük soruyorum, kendimi bana yabancılaştırıp;

Siz gözleriniz kapalı masal yazabilir misiniz? Aşinaysa acılar tanırsınız kalemi. El yordamıyla bulabilirsiniz satırınızı ve yürekten sızan bir hüzün yoluyla dümdüz gidebilirsiniz. Yazdıklarınızı dönüp okumamak ve canınızı daha fazla yakmamak için kapalıdır gözleriniz. Yazabilirsiniz. Bu masalın okuru siz değilsiniz…

Seni yazarken kendimi nerde unuttum Asrevya? Nasıl oldu da kendime “siz” oldum?

Güneş suya düşüyor, titriyor varlığı. Gece doğuyor şehrime. Maviler kararıyor. Vapurlar denizi parçalarcasına geçiyor karşı kıyıya. Ortaköy’ e uzanıp gidiyor gözlerim. Serseri adımlarımı özlüyorum, sahil boyu düşülmüş.
Ve SoN diyorum içimi yararcasına. Kız Kulesi şaşkın. Ve SoN diyorum. Kule ağıtlar iğneliyor masalımın sonuna.
Her şey bir Kız Kulesi düşüydü Asrevya. Ve düşü Kız Kulesi olan masallarda ağlamak çıkardı her adımda karşına.
Her şey rahat bir nefes daha almak içindi Asrevya. Şimdi ise az daha gelinmese ölüme düşülecek bir solukta varlığım.

Yıldızım kaydığı an unutulacak olan her şeyi hatırımdan geçiriyorum sürekli. Unuttum demiyorum. O kadar büyük bir yalan dökmüyorum kalemimden.

… Giden gider ve her şey biter!.. Yalan Asrevya, yalan!!!

Kendi yalanımı ele veriyorum. Doğrular saklanırken masala, yanlışlar doldurmasın istiyorum kalan boşluğu.

Ki artık susuyorum…

Bir sonu avuçluyorum ellerimle…

Son diyorum… Bitti… Parantez içlerine bitemedi yazıyorum.

Masal parmaklarımın altında son çırpınışlarını gösterirken, büyük ağaçlar gölgesinde eskiyen gün itirafçısı oluyor içimin;

“Yaraların sarılmaz, karanlığın artık aydınlığa ulaşmaz…”

…

Kefareti yok bu acının. Yüzüme astığı hazandan başka duruşu yok. Ertelenemiyor müsaitsizliğimde. Sen şurada dur acım, parça parça edip seni dirhem dirhem yaşayacağım cümleleri kabul görmüyor kaçışta. Ne garip, mutluluğum kolayca bırakılıyor yaşanılacağı tarih belli olmayan bir satıra…

Yine yarımım. Nasılsın deme Asrevya. Düşlerimin şah damarını kesiyorum bu sonla.

Bir son kadarım. Ağrılı, acılı, sancılı son çırpınışlarım…

Bir şehrin dar sokaklarında yazıyor adım. Hadi çiğne harflerimi, geriye bıkmadan seni yazan ben kalmasın Asrevya. Ne seni yorsun artık tükenmeyen yazılışların; ne de beni benden etsin her defasında…

Ben hiç bitmeyecek bir masalı yazacak kadar cesurluk gösterirken varlığımda, neden hep cesaretsizlik düştü ki payıma? Yalandı… Bilmedin Asrevya!.. Varsın bana kalsın cesaretsizliğin yüzü. Varsın bende kalsın sustuklarım. Ne faydası var ki konuşmanın?

Karanlığımdayım… Kimse ışık sunmasın.
Az daha gelmeyin, ölmeyi becereceğim bu kez…

Yutkunacağım ölümün en koyu halini. Öyle ya her renkten önce karaydım ben. Düştüm, kanadım masal yazınca; kırmızıyı öğrendim. Acıdım, susmadan ağladım; şeffaflığı öğrendim. Düş kurdum; pembeyi bildim. Seneler geçti üstümden; toz rengine kuşandım. Sonbaharda düştüm yere; sarardım. Ama ben hep karaydım.

Gözlerimden damlayan siyahlarda düşümü ağladım. Masalsı sayıklamalarımdayım. Bilmediğin aralıkta, duymayacağın çığlıkta son/baharlaşıyorum. Yeni bir uykusuzluk kuşanıyorum gözlerime. Kırıklarımı toplayıp bütünleştiremiyorum. Adını saklıyorum hafızamın bir yanlarına.

Nerdesin?
Ne önemi var Asrevya.
Düştesin…

Giderayak ne demeli sana Asrevya. Yirmi dokuz harften kurulma en güzel düştün dünyama. Adından anlamlı değil hüznün tanımı bana. Üç heceydin satırlarda can buluşunda. Seni yazmak için kendimi bile silebilirdim Asrevya.

Ben şiirsi bir ağlayışla otururken masalın kıyısında, bilmediğine döktüğüm yaşları toplamalıyım bu sonda…

Asrevya! Hayat cümlemin bozuk imlası…
Asrevya! Adımı unuttuğum adını yazmaktan…
Asrevya! İstanbulsu düş…

Yitme bu şehrin büyük yalnızlıklarında.

Dağ gibi devrilirken ben harflerin musallasına, bil ki haykırışlarımda kanatlanıp savrulacaksın rüzgârlarda, boğazın bir kıyısından diğer bir kıyısına…

Yollar parçalarken adımı, asılsız bir ihbardan sorgulanıyor asudeliğim.

Bir mermi düşüyor alfabeme, delik deşik oluyor harflerim.

Yokuşlar çıkıyorum, inişleri olmayan. Taşlara takılıp yuvarlanmaktan bıkmıyorum. Adını intihar koyuyorum yaşamanın.

Cam kenarlarında nereyi gördüğümü bilmeden bakıyorum. Yağmur çarpıyor yüzüme ve toprak kokusu bulaşıyor kalemime. Geldiğim yere yüzümü dönüyorum. Toprağın alnından öpüyorum.

Bir şarkısı yok masalın; duyulduğunda hatıra geleceği. Sözleri de bitiyor ya şimdi… Ne desem boş… Ne desem sürükleniyor zifiri karanlıkta. Hiçbir sözün faydası olmasa da bu sona, bunca yazılmışlığın ardında bir son çizmeli dedim masala…

Bir cellâda gülümseyecek kadar özlemek ölümü, ne demek bilir misin Asrevya? Bir son yazarken sonunu çizmek yaşam haritana…

Ah-u zar! Ne dem diner gözümdeki yaşlar?
Diyebilir misin ki geçecek? Diyebilir misin ki masallar unutulur, biter, yok olur…
Desen ki inanır mıyım artık?

Bahar tükendi; sonbahar geldi. Dalından düştü masal…

Yapsam bozulmayacak; bozulsa yapılmayacak kadar darmadağın tüm hayaller.

Bu sonu bırakıyorum ellerine Asrevya. İster sakla, ister yırt at!

Masal sonlarında üç büyük elma düşer bilirsin. Birincisi sana, ikicisi sana, üçüncüsü de sana olsun Asrevya. Masaldan kendime pay ayırmadığım gibi bu son da düşmesin payıma…

Bu sona bir kalem feda ettim Asrevya. Al götür kendini satırlarımdan…

…

Ve Yarenliğim gider ve masal biter Asrevya.

Unutma! Hep içime yazılacaksın

İçimde yazılacaksın…

__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:15   #17 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart





(Yeniden) Asrevya!

…
Yeniden Asrevya
İçimde ne denli yara varsa
Hepsi uzun bir suskunluk ardından yine sana…

Her cümle bir rüyaydı ve rüyada kurulan cümleleri uyandığımda hatırlayamayacak kadar kabiliyetsizdi hafızam. Belki unutmak denilen nimetti ensemdeki, uykumu kâbus yapan cümleleri uyanıklığıma savuramamam.

Karanlıktan arınırken şehir, üstüme bulaşan her hüznün kırıntılarını döküyordum gözlerimden. Olmuyordu. Yazılmamış, yutulmuş her sözcük nefeslerimden çalıyordu. Belki verilmiş sözüme inatla ya da kendimden bile kaçarak alıyordum elime kalemi. Uzun olmuştu, kalem masalını özlemişti demek ki. Öyle ya bu masal bu kalem için her şeydi… Ve sustuğu yerden her şey kabul edilen harf dökümü devam etmeliydi…

Yorgun gözlerimin nazarından çoğu saklanmış, çoğu içimde kalmış hüzünler vuruyor hayatlarında hiç yer edemediğim yaşayışların yüzüne. İçimden soruyorum adını, yıllanmış eski bir yara kanıyor ellerimde ansızın. Adımı bir köşede unutan varlığımın bakışlarından sen damlıyor soluma. Bu kalışı kanatlarımdaki kırıklara mı borçluyum Asrevya?

Becerilememiş her gidişin alınyazısına düşüyor hecelerim. Sen sus, sen bilme! Aklımın harlandığı demlerden ezberime çizilmiş tek doğru yüz seninki olsa da hissetme…

Bilinmiş, hafiliğinden aşikarlanmış bir masalı yazmak kadar acıydı her şey. Bildik bir sonu bir adım daha ileriye taşımak adına çabalayan ömrümün bir “gitt” kadardı kalışı. Belki bütün cesaretlerimi toplayıp getirmeliydim bir “gitt” demenle azad olmak için.

Uslandığım, “sus”landığım, puslandığım ne kadar nida varsa karıştırdım gün aralığına. Çoğu imkânsızın imkânını seyrederken gözlerim, imkânı görülmeyen bir masaldı rahlemde çizgilediğim.

Kim yalan söylemişti? Ve kim inandırmıştı beni bu düşe? Paramparçaydım… Hep mutlu sanıldım. Hangi doğrumdun ki sen, her şeyi bir yalanın insafına bıraktın? Bak, tüm doğru parçalarını topladım koca yalanlar birikti önümde.

Yazdım, konuştum…
Sustun, sordun…

Bu masalda konuşmanın bedelinden mi korktun?
Hiçbir düşte konuşmamış, hayallerinin çapaklarını güneşle yıkamamış kadar tutsaktın belki de. Sen susarsan seni senden iyi kim anlatabilirdi Asrevya? Bu masal neydi? Nedendi? Kim kendine ıssız denizlerde yanlış bir rota seçti? Kim söyleyebilirdi? Kim lisan olabilirdi dilsizliğine?

Kefaretini ben öderdim, sessizlik orucunu bozabilseydin keşke…
Ölüm suskulu koğuşlarım vardı içimde. Üşürdüm gözlerimden. Ve kulağımda yıllanmış düşümden artakalan yıllanmış bir söz; düş artık düşünden…

Bilmeyeceğin söz dizimi oldu alfabem. Her şey sürüklenirken zamanda bir hayatın orta yerine düştün. Ve büyük sayılan tüm ağıtlar adının ardına yamalandı.
Yıllanmış defterler arasında yıllara iz düşülerek uyutulmuş masaldın. Bir gün acı bir kalp sesinden uyandın. Yine uyumalı mısın?

Söyle Asrevya
Ne kadar varsın?
- Gözümün görmediği kadar…

Hangi şizofrenden ç/alıntı bu düş? Hangi uykunun kâbusu?
…
İçimi hesaba çekiyorum. Tüm suçlarım yüzüme bakıyor. Sorulmamış sorularımın cevaplarının görüyorum gözlerinde. Uyumak istiyorum. Gözümü açtığımda her şeyi unutabilecek kadar uyumak…

Dinlenmeliyim…
Gecelerime doğan sancıları saklamalıyım soluma. Ayaklarıma bulaşan renklerden birini kuşanmalıyım. Karalar bağlamış halimi dışıma kör yapmalıyım. Yüzümü ellerime gömmeliyim.
Hadi susma içim!
Gitmeli miyim?

Bu düş cellâdın önüne yürümekti yalınayak. Solumda zehirlenirken tüm sözcüklerim ardımda ikindiye bakan bir yüzdü hayalin. Biraz bekleyiş ardından sönüp gidecektin. Ve ben, mahkûm bir vakti yaşamayı seçebilecek kadar yenilgimi kabullendim. Bu kaybedişler düşürür mü şah damarımdan canımı?

Her söz yeni çukurlar açtı topuklarımda. Sendeledim. Ötemde bir mutluluk; bilmediğim, ummadığım, kavuşamadığım…

Asrevya!
Şehrin tüm gecelerini gözlerime aldım. Yumdum ışıklarını. Mahkûmiyetimin geleceğinden sildim beraatımı. Sade bir söz düşürdüm dilimden;
İçinden sen çıkarılmış bir hayatta nasıl yaşanır hiç bilmem ki ben. Oysa içine ben katılmış bir hayatta yaşayamayacaksın sen.
Eğreti duracağım, bastığım yerin uçurum kıyısı olduğunu bilmeden ben. Yüzümü yağmalayıp geçen rüzgâr yine bakışlarımı götürecek benden. Kırıklarıma yeni biri daha eklenirken, yanağımda bozulmaya yüz tutmuş bir gülücüğü daha tedahüle koyacağım.
Ve soracağım;
Asrevya sen miydin bakmanın görmeyle taçlanamadığı,
Yoksa ben miydim hüznüme kurban kılan bir damla kahkahayı?

Yaşamın orta yerine düşmüşken, bir hayattan hangi üstün marifetle silinebilirdin ki sen?

Bir acının beynime çizilmiş eskizi! Unutulmayı bekleme benden.
Asrevya!
İkindiye bakan yüzünden eksik olmasın ilkbaharımsı gülüş…
Her neyse bu düş ve hangi şizofrenden ç/alıntıysa
Bilesin ki
İçinden sen ayıklanmış bir hayat; ölüş…
__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:16   #18 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart





14



Yollarda buluyorum adımı. Boğazımda düğümlenmiyor artık sözcüklerim. Korkmuyorum da üstelik yazmaktan, yaşamaktan, ağlamaktan…

Asrevya!

Önadına masal bezenmiş bir cinneti yazarken satırlarıma, kaç söz iyi gelebilirdi ki sen diye büyüyen yaralarıma? Gerçeklerle büyüyen dünyama bir yalan düştüğünde yırtıp atılmalı mıydı? Söylenmesi gereken tüm sözcüklere rağmen “gitmek” denilen yolun içine girip, ağzımdan düşmesi gereken tüm sözler yutulmalı mıydı?

Adıma biçilmiş bir sessizlikti varlığım. Kendi yangınlarım önemli değil ben avuç içlerimdeki külleri sana bulaştırdım. Seni yazmanın bedeli bu kadar ağır olmamalıydı Asrevya. Bir masal ömrümden çalmamalıydı bu kadar. Şimdi kime ve neden yazdığımı çok iyi bilen bir kalem olsa da başucumda, anılar kadar gerçek değil sözler. Söylenmiş sözler kadar yalan değil anılar. Kaybettiklerimden elde edilmiş bir bulunmuşluk kadar sahteydi hafızamda inzivaya çekilmiş yüzler. Şehrin dar sokaklarının lambalarını süsleyen fesleğenler yoktu hayalimde. Biz değişiyorduk her vakit. Hayallerimiz hayallerimizden uzaklaşıyordu. İçimdeki ben benden…

Derin çizgili hüzünlerle şekillenmişti yüzüm. Bileklerimde saklıydı son sözüm. İşte bir yalanı da sen savurmuştun gökyüzüne, gerçeklerimi ayakuçlarında ezercesine. Yalınayak bir duruştum uzun yolun kıyısında. Gitmek dendi ilkin kulağıma. Sonra kalmak, sonra gitmek ve sonra yine kalmak... Devam eden bu seslere kulaklarımı kapatmak istedim. Beceremedim. tek kelime;düştümkalsaydın, kalırdımhançerleri saplayıp ayaklarımakalsaydıngitmeye yüz tutan hiçbir fiile uyanmazdımson / baharlarımda…

Takvimlerden ömrüm düşerken bir bir inadına, yüzüme tokat gibi yapışıyor gerçeğin. Yâdına sen düşmüş her düş ölüdür, bilesin. Sayfaları kayıp katliamlardan bir ölüm seçerken satırlarıma, en güzel sonu sen yazdın masalıma. Sen kadar olamazdım susuşumda. Sen gibi susarak anlatamazdım tüm dilleri, içinde yürüyemeyeceğim düşleri…

Her defasında kesinlen ellerime inat yeniden yazıyorum. Ellerimde soğuk.. Ellerimde kar – kış… Yarınlarımın elini yüzünü yıkamış aşk. Oysa sonu bilinir masallara önsöz düşmüştüm sevdayı. Sonumu “hoşça kal”sız uğurladı. Gecelere düşürürken sesimi, kalın ünlü bir harf oluyor darağacım. Yastığıma bulaşan yaşlar ağır geliyor sabahlarıma.

Yağmurlarda ıslanırken onca kelimem, gözlerime sakladığım bir adın mahkûmiyetini çekiyorum hâlâ ben. Yaralandığım tüm cümlelerin failiydin sen. En çok sessizliğine kırılmıştım belki. İstedim ki sesin bölsün sessizliğimi. Sorduğum soruların cevabı yok dilinde. Birikmiş tüm yazılara bir kibrit kadar uzağım. Tezadına düştüm. Hiçbir yol sana gelmez artık. Ve hiçbir düş unutturamaz seni. Her şeye rağmen bitti diyemem masalına.

Seni yazmak yaşamak değil midir?
Peki ya ölmek nedir Asrevya?


İçine soramadığın hangi sorunun cevabına ekledin adımı? Sen bende hiç ölmezken yoksa ben sende hiç yaşamadım mı?Ardıma düşemeyen her nokta boğazıma vuruyor düğümünü. Bazen ölmek gibi kalıyorsun nefeslerimin ucunda. Bazen soluk bir tebessüm oluyorsun yanağımda. Gözlerimde harabe bir kent… Yokuşlardan inip çıkarken masallardan düşmüş bir yürek… Her satırın sonunda kâbusa dönen sevmek…

Lâmelif kuyruğuna asılan zamanlarda, hiçbir acının saç tellerinden uzanmıyorum yarınlara. Adımda yaşamış bir düş, düşünde ölmüş bir ben… Sorularına bir cevap feda edebildim mi bilmem; ama sorularıma hiçbir ses feda etmedin sen…

Asrevya!..

Masallarla büyüyen çocukluğumun göz kapaklarında asılı kaldı adın. Sen bir yüz yarasıydın geçmişimde oluşan, izleri yarınlara taşınacak olan. Yüzümde aşikârsın. Şehrin karanlığını bıçak gibi bölen ışıklarda kabuk bağlıyor yaralarım. Sen, bir çizik daha atıp gidiyorsun ben düşerken. Bir yara, bir merhem, bir iplik, bir iğne, bir sökük…


Neydi tanımına yeten? Kaç kez saklanabilirdin hatıralarımda? Ben gözümü yumdum yoksa gittin mi Asrevya?…yan yollara düşerken adımda sürünen sevda masallarırenkli kağıtlar kadar parlak duruşum seni aldatmamalışimdi tüm açık sözlülüğünle savurabilirsin laflarınıben, üstüme çektim sevdamı sana mı vurdu hasret kokan cümlelerimin kör karanlığıben çekiliyorum, aydınlığa boğabilirsin dünyanı… Sessizliğin ardından çığlık gibi gelişim hep bir “öteki” olarak konumlandırdı beni ömrüne.

Öyle bir masal seçmiştim ki kendime bütün haklarım en başından feshedilmişti. Kendime koşturmalarımda karşıma çıkan koca ‘hiç’lerle baş etmiştim. Düşmelerimin arkasına saklanmış yara bereleri sildim. İsminin ardına yığıldı ünlemler. Gizledim…

Uykularımda varlığına eş düşen kâbuslar sordu yazgımı. Yollarımın biletini kesti kaldırımlar. Gidemezdim…

Ki bilmediğim; gitmek neydi Asrevya?

İyiler ve kötülerle oluşan masallarda gitmek hangi safın eylemiydi? Kaç kez denenebilirdi? Peki ya kalmak kimdendi? Ömründen aldıklarım varsa geri veriyorum; ama bilmiyorum ne olacak ömrümden aldıkların?Eskimiş ayak izlerimle saklı mektuplardan mazimi arıyorum. Uzun yollarımın asfalt ziftleri yerleşiyor tırnaklarıma. Gezilmiş; fakat gelinememiş bir geçmişten yadigâr kalıyorlar bana. Karıştırılmış defterlerden eskimeyen sorular düşüyor dilime.

Hangi gerçeğe inat bu masal Asrevya?
Şehrin caddelerinde, kayıplığımın etiketi oluyor varlığın. Artık boğazıma astığım yarım yüz bir obje duruşun. Ellerimden dökülen silgisiz bir resim…

Demir parmaklıkların hükümranlığında birkaç satırdan oluşan cümleyiz. Âharlanmamış kâğıtların bir köşesine karalanır harflerimiz. Sonra;Geceye şehir düşerDüşe kâbus…

An gelir, yazanı belli olmayan mektuplardan dökülür hayat.An gelir, şehrin yağmurları büyük definlerin yüzünü yıkar hayatın ertesi. Güzel sözlere uykusunu satacak çocuklar bekler kundaklarda ve bir bomba çınlatır vahşetin kulağını. Alnımızdaki savaşa rağmen bayraklaştıramayız barışın adını. Her bir köşeye dağıtamayız zeytin dallarını. Güvercinlerin kanatları kırıldı. Bunca kan revan varken yüreklerimizde, barış diye dillenemeyiz kendi türkümüzde. Son bir defa dur diyemeyiz gidenlere.Ve nihayet gece…


Karanlığımda kayboluyor tüm ışıklar. Bir yudum aydınlık kalıyor bana. Sen, yolunu bulmaya çalışıyorsun eskimiş ayak izlerinde. Düşüyorsun… Sonra aydınlığımdan medet umuyorsun. Ki bilmiyorsun, benim aydınlığım önümü bile görmeye yetmedi Asrevya. Kandırmayalım kendimizi ve kanmayalım mutlu sonlu masallara… İçimde saklıdır koca bir sen…
Neydi ki ses duymak, yüz görmek?Yaşadığını bile bilmek yeterliyken…ArtıkÖlümü aşka emanet edilmiş biriyim ben…

Asrevya!..

Yazarak yaşattığım bir kahramanı susarak öldürdün sen…
__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.03.14, 21:17   #19 (permalink)
Müdavim Üye
 
Uygu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2012
Mesajlar: 4.304
Teşekkürleri: 1.659
965 mesajına 2.008 kere teşekkür edildi.
Standart



15



Aklımın son ziyanlarındayım. Sen kadar yalan bir masala inandım…



Dişlerimin arasına sızan bir gerçek, gölge oluyor can kuşuma. Yıllanmış kafeslerdeki yorulmuşluğuma yanıyor. Gitmek için beni bekliyor kendince. Yandığım ateşler sönmez. Var git yoluna!



Kaç gün birikir bu boşluğa? Ki ellerim soğuk, üşüdüm.

Yüzümdeki aynaları kırdım.

Gözlerimde görünmez ömrüme sıkışmış olanlar.



Soğuktu… Üşüdüm.

Şehirden bir fırtına giydim ruhuma. Ona-buna çattım ilkin. Elinden tutarken tüm yaşamaların öyle uzak, öyle soğuktu yüzüm. Kırdıkça kırılganlaşmıştım. Üstüme basa basa geçerken günler yazdım ilkbaharın ardında. Hemen sonbaharlaşabilecek bir kuvvette. Sonbahar olmak direnmeyi gerektirir. Bilinir, sararmış bir yaprağın ömrü gücü kadardır. Bir gün mutlaka dalından kopup gitmeyi göze alacaktır. Ve bir yaz eteklerinde hep sonbaharı taşır.



Masal diye araladığım dünyanın kapısında kâbuslar ağırlıyor ruhumu. Oysa korkağım. Karanlığa tutunamam geceleri. “Geçti” sözcüğü avutmaz beni. Yollardayım. Kaybolmayı deniyorum ayaküstü. Hep aynı yolda kaybolmayı denemek bir tevafuk mu yoksa yalan bir kayboluşa gitmenin en kestirme yolu mu?



Penceremden deniz görünmüyor. O çok sevdiğim sahil kasabası çok uzağımda. Oturup günlerce yazdığım, sessizliğe başımı dayadığım, ıhlamur ağacı altında kahvemi yudumladığım, telvesine kendi acımdan da kattığım, bırakıp geldiğimi zannettiğim, bıraktığım; ama gelemediğim yorgun kasaba… Gece, dalgalarını vururdu kulaklarıma. Göz kapaklarım yorgun düşüp kapanmasa gün hiç bitmeyecekti orada. Büyük şehrin ruhuma kattığı alışkanlıkların hesabını soracaktım ona; neden sessizdi, neden kanatmıyordu da yara sarıyordu her defasında?



İnsan var olan sızılarından kurtulabilmek için mi dönerdi geçmişe? Geçmişte bitmiş hesapların az can yakıcılığından mı medet umardı? Birileri için geçmiş sayılan bu yer daha önce geçmemişti ömrümden. Geleceğimden geçmesi muhtemeldi, geçmişle baş başa kalmasaydım belki. Anadolu’dan öğrendiğim gerçekler vardı. Biz gidenleri toprağa uğurlardık. Denizin elleri kerpeten olmazdı cesetlere. Çöl çatlaklarımızın kıyısından akan çay, intihara meyledenlerin ilk durağı olsa da yaşamak ağır basardı son adımda. Limanlarda bekleyemedik hiç. Hiçbir gemi beklediğimizi getirmezdi. Çünkü denizin suyu sızmadı şehrimize. Çok yakınca günün gerçekleri, terk edilen geçmişe döndük çoğu kez. Üstünden zaman geçmiş acılarımızda devâ bulduk. Sağ kalanları bazen trenle bazen otobüsle başka şehirlere gönderirdik. Sonra kendimiz de gittik. Kuraklıktan yeni hayatlar

devşiremeyince ve kaybedince kalmayı gerektiren sebepleri, göç ettik. Tuttuk İstanbul’un elinden. ‘Düşürme e mi?’ diye de tembihledik. Kan kustuk kızılcık şerbeti içtik dedik. Büyük şehirde yaşamaya yenilmedik. Kendi masallarımıza yenildik. Parmaklarımızın altında can bulanlardan başka en fazla ne yakmıştı canımızı? Ölümler mi? Zaten her bir ölüm yazılan olmamış mıydı?



Yıl 1987/ sonbahar, gitti.

Yıl 1988 / sonbahar, gitti.

Yıl 2004 / ilkbahar, gitti.



Hiçbir ölüm son değildi. Yaşadıkça kabaracaktı bu liste. Dilimde bir cümle ayrılacaktı onlara; “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” [1]



Ölümlerin götürdüğünden arta kalanlara ben diyebiliyordum. Dururken kırık camların yamacında yabancı bir yüzdü hayal-meyal gördüğüm. Oysa aynalardaki yüzümü ‘ben’ diye biliyordum.



Yorgunum…

Kalemi bırakmalı…

Uyuyorum…



…//



Ertesi gün…



Yaz kendini iyice hissettiriyor şehrime. Gittiğinden beri tüm seherler ayrılığı vuruyorsa beynimde ve ayak izlerinse düşüncemde dolaşan, düşmüşsem karanlığa o halde hangi mısradan tutunup yaşamalı şimdi?



Asrevya!..

Bu bir masal mı mektup mu bilmediğim… Masalsa –ki hep masal diye dillenecek- uyunması için yazılmayacak, mektupsa asla adresine yollanmayacak… Yazdıklarımda sen de bulunmayacak. Gitgide kaybolacaksın. Zaman bize bu sonu oynayacak. Belki de en doğrusu bu olacak.



Anlaşılmadım. Sonu gelmeyen üç noktalı cümlelere sığınmak mıydı suçum? Suçum, sana yazmak mıydı? “Asrevya kim”ler “neden Asrevya”lar uzadıkça, anlatmam beklendikçe payıma hiç mi anlaşılmayı beklemek düşmezdi? Gör ki nasıl yanlıştık Asrevya. Bu oyunda yanmıştık. Kaybeden çekip gitmeliydi. Söyle hangimiz gideriz şimdi. İlk önce sen mi yoksa ben mi?



Buralar uslandırmaz ruhumu. Gitmeli…



Giderken yanıma aldığım birkaç cümle, birkaç gözyaşı, bir de hoşça kal… Uzun yolculukları sevmem gidip gelmeler için. Beynimden vapurlar kalkar o yaradan bu yaraya. “Orda bir köy var (mı) uzakta (?)” gidilmeyen, özlenilen…



Dönüp baktığında aynalara yüzünü görebilir misin Asrevya? Her defasında daha bir derine gömerken neye ve neden yazdığımı, anlamlandırabilir misin kendi içinde varlığını?



Yağmur bardağından boşalıyor pencereme. Doğru, gitmeliydi; kalmamalıydı daha fazla. Yazık! Yanlış cümlelerde var olduk. Büyük ağaçların gölgesinde küçük kaldık büyümelere. Geçmişime döndüm yine. Dedim ki içimden; sen neredeydin, ben kimdim “anne”? Belki dedi ki içinden; git ve gelme!

Bir adım daha atsam yakar mıydı yani bizi bu cehennem?

Döndüm “anne”

Şimdi

Git ve gelme!



Yaşadıkça ve yara aldıkça her savaştan “öldürmeyen acı güçlendirir” diyen teselli sözcüğü hangi zamanda üflenmişti kulağıma? Kervanlar geçerken ıssız çöllerimizden, katledilmemek için susabilir miydik Asrevya?



Dizleri kanamalı geçmişim vardı. Yalan sözlerle uslanmaz çocukluğum… Elma ağaçlarına çıkıp düşmekle geçerken hayat, yürüyüşlerimde eksik bir adımdım. Yanıldım. Sokaklarda kaybolurken önümden dönen gölgeyi sen sandım. Öldüğünü unuttum, yaşadığına inandım. Sesin çıkmadı, yüzün görülmedi. Her defasında “ben öldüm” çığlıkları atıyordu yokluğun. Ruhuna sûreler dokuyup kenara çekilemedim Asrevya. Gittiğinle kalamadım… Bir nefes daha… Hadi sabır, bir nefes daha diyip itelerken ömrümü yazıp yırttığım satırlarda kaldım. Belki bir nebze yardıma muhtaçtım. Yeniden diyebilmem için yenilenmem gerekti. İçimde birikmiş tüm kalemler yenikti. Bu sessizlikte kimden cevap beklenirdi? Söylesene aşk denilen ülkede yıkılan kalelerin hesabı kime sorulurdu Asrevya?



Elleri kınalı kundaklarım vardı. Yarınları büyütmek için sakladığım, gözlerimin siyahîliğinden ölüm nârâları atılırken dört bir yana; tavan aralığında saklandığım…

…

Bazen ölmek vardı meydanlarda,

Bazen üç başlı ejder gibi yaşamak inadına…

Nice senelere yürürken susmayan kalemimle iyi ki doğmuş muydum Asrevya?

Dilinden dökülen son yalandım,

Doğrulanamadım.

Ben sende yanlışları denedim, doğrulara yenildim.



Eski odamın camı incir ağacına bakardı. Çocukluğumda kurduğum hayalleri dallarına takardım hep. Büyüdükçe değişmişti birçok şey. Değişmesini beklemediğimiz her şey… Kışın karlarda kapanan sokaklarımız yoktu. Yağmuru karşılayınca şehir, çamura boyanmıyordu eteklerimiz. Eski masallarımız da yer bulmuyordu kulaklarımızda. Keloğlan, pamuk prenses mışıl mışıl uyuyordu kitaplarında. Yeni masallarımızın yüzü mutluluğa çıkmıyordu. “-dı” ve “-mış” lı geçmiş zamanlarda kalmıyorduk. Şart oluyorduk, şimdiki zamana yelteniyorduk, “-yor” da duruyorduk. Yoruluyorduk.



Sen kimdin Asrevya?

Kim olmaya gelmiştin de geri dönememiştin?

Ölmeyi mi tercih ettin

Yoksa

Saklanmayı mı seçtin?

Öyleyse

Yanlış nakaratlarda kara libaslar arama kendine

Saklanmak için kaybolmayı göze almalı bir kere



Hadi susma Asrevya

Hadi sen de söyle

Yazık ömrümüze!..

…



Zaman geçiyor. Yalın ayak çocuk bir “son” dileniyor düşüme. Kendine baktığında beni görebilseydin kırık kalemler oturmayacaktı öyküme. Apar topar gitmeyecekti birkaç kelime.

Kendime baktığımda seni görmemek için kör olmalıydım o halde. Gözlerim bağlanmalıydı üst üste derilerle. O zaman dilim söyleyecekti ya. O sussa içim buradasın diyecekti.



Sana kal demem Asrevya

Git demeyeceğim gibi…

Uykusuzluğumun baş yayına mimlenmiş satırlar değiyor gözlerime;



Verilmiş sözlerden inciler dizerken bileklerime

İnandığım tüm sözcükleri

Unutulmuş cümlelerin içine sığdırdı “her kimse”



…//



Şimdi ise

Sularımda yağmalanırken ateş

Devrik bir cümle oluyorum

Yalan-yanlış sevdiğim tüm masallara…

…

Ve sen Asrevya!

Ağır aksak masallarda kalır varlığın.

Arama! Yazıldığın halini aslında bulamazsın. Düşerken dilden dile bilinmeyen akrostiş bir isimle hüzün diye dillendin ellerimde. Anlatacaklarım çok, yeni mevsimler eşliğinde. İlkbaharda kurulurken tüm köprüler sonbaharı beklemeden yıktık hep. Kendi boşluklarımızı başka yüzlerde doldurmaya çalıştık kimi zaman. Küçük suretlere devleşen insanlar gördük. Gör ki ne çok yürüdük… ‘Git-gel ve dibe vur!’ olsa da hepsinin son sözü…



Beyaz oldum sonra siyah sonra pembe. Bir fırça vurulsaydı yüzüme ölüp devleşecektim kendi öykümde.



Bir misafir kadar kaldım kalemimde. Yazıp gittim, söyleyip sustum… Büyük harflerin ardında kaldım, ne görüldüm ne anlaşıldım. Vakit çok ilerledi. Şimdi üçüncü tekil şahıs olarak soluklanabilmeliyim bir yerlerde…



Artık yazmam mı dersin Asrevya

İyi düşün, yanılma…





Tuba ÖZDEMİR






[1] Bakara Sûresi / 156



‘/ Bir son değildir; ama yazılıp birikmiş bir masalın farklı zaman aralıklarıyla paylaşılması adına ‘bir son’ olması temennimdir.


TUBA ÖZDEMİR

__________________
Her yağmur, her rahmet yıldırımlarla düşer toprağa.
Nurlar şimşeklerle yağar kalp denen İlahi Otağa
Uygu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için Uygu kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 27.03.14, 21:56   #20 (permalink)
Müdavim Üye
 
zipper - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2011
Mesajlar: 24.876
Teşekkürleri: 37.768
14.868 mesajına 54.469 kere teşekkür edildi.
Standart

Okurken çok etkilendiğim bir yazı oldu,paylaşım için teşekkürler Uygu
__________________
"yağmura,bahara ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
Kaf dağına gitmek istedim…"


çayı görünce ben :
zipper isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Bu mesaj için zipper kullanıcısına teşekkür edenler:
Cevapla

Etiketler
edilmis


Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB kodu Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 16:09.


Powered by vBulletin® Copyright © 2017 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
2008-2016 Her hakkı kendinde saklı olan forum.
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar paylaşımlarını önceden onay almadan anında siteye yazabilmektedir. Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Yinede sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız iletisim adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelenip en kısa sürede gereken yapılır.