Kuflu Forum  

Geri Git   Kuflu Forum > Eğitim-Öğretim Dünyası > Ödevler Dünyası > Türkçe-Edebiyat



Deyimler / A - Z

Türkçe-Edebiyat


Yeni Konu aç  Konu Kapatılmıştır
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 20.08.12, 14:40   #11 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- K 1 -


Kabasını almak: Biçim verilecek bir maddenin gereksiz bölümlerini gidermek.
Kabahat bulmak: Bir kusur, suç aramak.
Kabak çiçeği gibi açılmak: Utangaçlıktan çabucak sıyrılarak aşırı ölçüde serbestlik göstermek.
Kabuğunun dışına çıkmak: İçinde bulunduğu ortam veya durumdan ayrılmak.
Kabuğuna çekilmek (kendi): Dışarısı ile olan ilişkilerini kesmek, kimse ile görüşmemek.
Kabuğunu çatlatmak (veya kabuğunu kırmak): İçinde bulunduğu güç, olumsuz veya kötü durumdan kurtulup rahatlamak.
Kaçın kur'ası: Birinin kolay kolay aldanmayacak kadar görmüş geçirmiş olduğunu anlatmak için söylenir.
Kaçak güreşmek: Asıl konuya girmeksizin başka şeylerden söz etmek veya politikada sık sık düşünce değiştirip esas amacını gizlemek.
Kaçmaktan kovalamaya vakit olmamak: Önemli işler yüzünden başka işlere yetişememek.
Kafa cilalamak: ikz. İçki içmek.
Kafa göz yarmak: Beceriksizlik göstermek.
Kafa kafaya vermek: İki veya birkaç kişi bir kenara çekilip konuşmak.
Kafa tutmak: Boyun eğmemek, karşı gelmek.
Kafa ütülemek: argo. Çok lâf edip tedirgin etmek.
Kafa yapmak: Dalga geçmek.
Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rastgele konuşmak, uydurmak.
Kafası bozulmak: Öfkelenmek, kızmak.
Kafası bulanmak: Bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek.
Kafası sersem sepet (olmak): Gürültü ve uğultudan zihni yorulmuş olmak.
Kafası şişmek: 1) Zihni yorulmak. 2) Gürültüden tedirgin olmak.
Kafası yerinde olmamak: Gereği gibi düşünecek durumda olmamak.
Kafasına dank etmek: Bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak.
Kafasına vur, ekmeğini elinden al: Uysal ve sessiz kimseler için söylenir.
Kafasını kaldırmak: 1) Karşı gelmek, baş kaldırmak. 2) Yoğun bir biçimde düşünmek veya çalışmak.
Kafasını kırmak: İyice dövmek, pataklamak.
Kafasının bir tahtası noksan olmak: alay. Akıl durumunda bozukluk olmak.
Kafasının dikine gitmek: Hiçbir öğüde kulak asmayarak aklına koyduğunu yapmak.
Kafasının etini yemek: Sürekli rahatsız etmek.
Kafayı (yere) vurmak: 1) Hastalanıp yatağa düşmek. 2) Uyumak için yatmak.
Kafayı çekmek: argo. İçki içmek.
Kafayı tütsülemek: argo. Sarhoş olmak.
Kafayı üşütmek: Delirmek, çılgınlaşmak.
Kafes gibi: Zayıf, kuru veya delik deşik.
Kafese girmek: argo. 1) Aldatılıp kendisinden çıkar sağlanmak. 2) Hapse girmek
Kâğıt gibi olmak: Benzi solmak.
Kâğıt üzerinde (üstünde) kalmak: Bir işin yapılması düşünülmüş olduğu hâlde yapılmamak.
Kâğıt kaleme sarılmak: Hemen yazmaya başlamak.
Kahrından ölmek: 1) Çok üzülmek. 2) Aşrı üzüntü, ölümüne sebep olmak.
Kâhya kesilmek: Olur olmaz her işine karışmak.
Kalayı basmak: argo. Adamakıllı küfretmek.
Kalbura çevirmek: Delik deşik etmek.
Kalbura dönmek: Delik deşik olmak.
Kalburüstüne gelmek: Benzerleri arasında sivril-miş olmak, seçkin duruma gelmek.
Kaldırıma düşmek: 1) Önemini, değerini yitirmek. 2) Ucuz fiyatla sokakta satışa çıkarılmak.
Kaldırımları arşınlamak: İşsiz güçsüz dolaşmak.
Kaleyi içinden fethetmek: Davasını karşı taraftan birinin yardımıyla kazanmak.
Kalem çekmek: Gereksiz olduğunu belirtmek için üstünü çizmek.
Kalem oynatmak: Yazı yazmak.
Kaleme sarılmak: Hemen yazmaya başlamak.
Kaleme gelir: Yazılabilir veya anlatılabilir.
Kalemiyle yaşamak (veya geçinmek): Geçimini bazılarıyla sağlamak.
Kalıbını basmak: Bir şeyi güvenle doğrulamak.
Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden beklendiği gibi olmamak.
Kalıp gibi: Durumunu bozmamış.
Kalıp gibi oturmak: Vücuda tam oturmuş giysi.
Kalıp gibi serilmek: Upuzun yatmak.
Kalıp gibi uyumak: Kımıldamadan uzun ve derin bir uyku uyumak.
Kalıp kesilmek: Olduğu gibi kalmak.
Kalıptan kalıba girmek: Çıkar sağlamak için her duruma uymak.
Kalkıp kalkıp oturmak: Öfkesini vücut kımıldanışlarıyla belli etmek.
Kalp kırmak: Gönül kırmak, incitmek.
Kalp olmamak: Acıma duygusu olmamak.
Kalbe dokunmak: Acı veya üzüntü vermek.
Kalbi ağzına gelmek: 1) Çok heyecanlanmak, korkmak, endişelenmek.
Kalbi yerinden oynamak: Heyecanlanmak, yüreği yerinden oynamak.
Kalbine girmek: Sevgisini kazanmak.
Kalbini açmak: Duygularını, düşüncelerini açık açık mine söylemek, içini dökmek.
Kalbini kırmak: Üzmek, incitmek, kalp kırmak.
Kama basmak: hlk. Oyunda yenmek.
Kambersiz düğün olmaz: Her toplumda veya her işin içinde bulunanlar için alay yollu söylenir.
Kambur üstünde kambur (veya kambur üstüne): Sıkıntı ve tersliklerin üst üste geldiğini anlatır.
Kamburu çıkmak: 1) mec. (eğilerek yapılan işler için) çok çalışmış olmak. 2) İhtiyarlamak.
Kamış atmak (veya koymak): argo. Birine oyun etmek, arabozanlık etmek.
Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde bulunmak.
Kan akıtmak: Kurban kesmek.
Kan alacak damarı bilmek: Nereden veya kimden çıkar sağlanabileceğini bilmek.
Kan başına sıçramak (veya beynine çıkmak): Çok sinirlenip öfkelenmek.
Kan dökmek: Ölüme yol açmak, cana kıymak.
Kan gövdeyi götürmek: Çok kan dökülmüş olmak.
Kan gütmek: Kan dökerek öç almak istemek.
Kan kusturmak: Çok eziyet çektirmek.
Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek: Çok eziyet çektiği hâlde durumunu iyi göstermek.
Kan olmak: İnsan öldürülmek.
Kan oturmak (vücudun bir yerine): Bir damarın çatlamasıyla, dokular arasına kan sızmak.
Kan revan içinde: Her yanı kana bulanmış.
Kan ter içinde (kalmak): Çok terli, yorgun ve perişan bir durumda (kalmak).
Kan tere bakmak: Kan ter içinde kalmak.
Kana susamak: Öldürme hırsı duymak.
Kanı basına çıkmak (veya sıçramak veya toplanmak): Çok öfkelenmek.
Kanı donmak: Donakalmak, şaşırmak.
Kanı içine akmak: Derdini dışa vurmamak.
Kanı ısınmak (birine karşı): Yakınlık duymak.
Kanı kaynamak (birine): Çabucak sevgi duymak.
Kanına girmek: Birini öldürmek veya öldürtmek.
Kanına susamak: Belâsını aramak.
Kanayan yara olmak: Sürekli sıkıntı, üzüntü ve zarar veren bir durumda olmak.
Kanat açmak: Birini korumak, himaye etmek.
Kanat alıştırmak: Bir işe alışmaya çalışmak.
Kanadı altına almak (veya birinin üstüne) kanat germek: Korumak, himayesine almak.
Kanlı yaş(lar) dökmek: Büyük üzüntüyle ağlamak.
Kanlısı olmak (birinin): Birinin katili olmak.
Kantarı belinde: Gözü açık, aldatılmaz.
Kabına sığmamak: Duygularına engel olmayıp taşkın davranışlarda bulunmak.
Kapağı atmak: Sıkıntısız, rahat bir yere sığınmak, kaçıp kurtulmak.
Kapana düşmek (girmek, kısılmak, kaymak, tutulmak veya yakalanmak): mec. İçinden çıkılmaz bir duruma düşmek, ele geçmek.
Kapana düşürmek (veya kıstırmak): l)Birini zor durumda bırakmak. 2) Birini düzenle ele geçirmek.
Kapı açmak: 1) Bir şeyin sözünü etmek veya bir işe başlamak. 2) Pazarlığa çok yüksek bir fiyatla başlamak.
Kapı gibi: İri vücutlu (kimse).
Kapıdan kovsan bacadan düşer: Yüzsüz, arsız kimseler için söylenir.
Kapılar yüzüne (üzerine, üstüne) kapanmak: İstenilen şeye ulaşma imkânı verilmemek.
Kapıları açık tutmak: Herhangi bir konuda ilişkiyi; kesmeden anlaşma ortamını sürdürmeye çalışmak.
Kapıları kapamak: Bütün ilişkileri kesmek veya anlaşma ortamını ortadan kaldırmak.
Kapıyı büyük açmak: Çok masraflı bir işe girişmek veya hesapsız harcamak.
Kapıyı göstermek: Kovmak uzaklaştırmak.
Kar yağmak: Kar yere düşmek.
Karda yürüyüp (gezip) izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli iş çevirmek.
Karada ölüm yok: Bundan sonra herhangi bir sıkıntı ile karşılaşma ihtimali yok.
Karaya ayak basmak: 1) deniz, göl vb. den karaya çıkmak. 2) Deniz taşıtından karaya çıkmak.
Kara kedi geçmek (aralarından): Birbirinden soğumak, aralarında soğukluk girmek.
Karalar bağlamak (veya giymek): Yas tutmak.
Karanlıkta göz kırpmak: Bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek.
Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak.
Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, para sıkıntısı olmayan kimseler için kullanılır.
Karınca yuvası gibi kaynamak (bir yer): Çok kalabalık ve hareketli olmak.
Kaş çatmak: Kızmak, öfkelenmek.
Kaş yapayım derken göz çıkartmak: İşi düzelteyim derken büsbütün bozmak.
Kaşla göz arası: Kimsenin sezmesine imkân vermeyecek kadar kısa bir zaman içinde, çok çabuk.
Kaşık sallamak: Yemek yemek.
Kaşıkla yedirip sapıyla (gözünü) çıkartmak: Yaptığı bir iyiliği hiçe indirecek kötülükte bulunmak.
Kavanoz dipli dünya: "Boş dünya, yalan dünya, fani dünya" anlamında üzülmemeyi, biraz boş vermeyi, acmmamayı anlatan söz.
Kavga bizim yorganın başına imiş: Başkaları yüzünden zarar gören kimsenin söylediği söz.
Kavgada yumruk sayılmamak: Kavga sırasında dayak da yenir, dayak da atılır.
Kayık yanaştırmak: mec. Bir konuya veya soruna yavaş yavaş girmek.
Kayıplara karışmak: Bulunduğu yerden ayrılıp gitmek, gittiği yeri bildirmemek, görünmez olmak.
Kazın ayağı öyle değil: Bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir.
Kazdığı çukura (veya kuyuya) kendisi düşmek: Başkası için hazırladığı kötülüğe kendi uğramak.
Keçe külah etmek: Aldatmak, kandırmak.
Keçesini sudan çıkarmak: Güç olan bir işi, durumu yoluna koyarak rahatlamak.
Keçeyi suya atmak: Ar ve namusu hiçe saymak.
Keçiye can kaygısı, kasaba et (veya yağ) kaygısı: Başkasının büyük zararı karşısında kendi küçük yararını düşünenler için sitem olarak söylenir.
Kedi (veya eti) ne, budu ne?: 1) Yaşı küçük. 2) İmkânları, gücü sınırlı, parası az.
Kedi ciğere bakar gibi bakmak (veya süzmek, seyretmek): İmrenerek bakmak.
Kedi gibi dört ayak üzerine düşmek: En güç durumdan zarar görmeden kurtulmak.
Kedi ile köpek gibi: Birbirleriyle geçinemeyen, anlaşamayan kimseler için söylenir.
Kedi yavrusunu yerken sıçana benzetir: Yolsuz olduğunu bildiği bir işi yaparken kendini mazur göstermek için bahane uydurur.
Kediye peynir (veya ciğer) ısmarlamak: Güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak.
Kefeki tutmak: Küflenmek.
Kehribar gibi: Sapsarı, koyu san.
Kel kâhya: İlgisi olsun olmasın her şeye karışan.
Kelbaşa şimşir tarak: Birçok ihtiyaç varken gereksiz özenti ve gösterişi belirtir.
Kelimenin tam anlamıyla: Bir durumu anlatmak] için kullanılan sözün kapsadığı tam kavramla.
Kelle götürmek: Gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele davranmak.
Kelle koparmak: mec. Olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe, göreve son vermek.
Kelle koşturmak: Gereğinden çok acele etmek.
Kelle kulak yerinde (olmak): 1) Kanlı canlı ve iri yapılı olan. 2) Gösterişli, itibarlı sayılan.
Kellesinden olmak: Can vermek, ölmek.
Kellesini koltuğuna almak: Ölümü göze almak.
Kelleyi vermek: Canını feda etmek.
Kem gözle bakmak: 1) Kötü niyetle bakmak. 2) Na-| zar değdiren bir bakışla bakmak.
Kemik atmak (birinin önüne): hkr. Susturmak, oyalamak için birini küçük bir şeyle avutmak.
Kemik gibi: pek kuru, katı, sert; sağlam.
Kemikleri sayılmak: Çok zayıflamak.
Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.
Kenar gezmek: Bir şeyden uzaklaşmış olmak.
Kenarda kalmak: Kendine yakışan yeri tutamaya-rak önemsiz bir duruma düşmek.
Kendi ağzıyla tutulmak: Suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak.
Kendi derdine düşmek: Kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgilenememek.
Kendi göbeğini kendi kesmek: İhtiyaç duyduğu yardım, başkalarınca esirgendiğinde işini kendi görmek.
Kendi havasında gitmek (veya havasında olmak): Yalnız başına, istediği gibi davranmak.
Kendi içine çekilmek: Başkasıyla ilişki kurmamak, kendi yalnız başına kalmak, inzivaya çekilmek.
Kendi kendini yemek (veya kendini yemek): Açığa vurmadan, gizli gizli üzülmek.
Kendi köşesinde yaşamak: Yalnız başına yaşamak.
Kendi kuyusunu kendi kazmak: Kendine zarar verecek davranışta bulunmak.
Kendi söyler kendi dinler: Ne söylediği anlaşılmaz veya söylediği şeylere önem verilmez.
Kendinde olmamak: Bilinci, aklı yerinde olmamak.
Kendinde toplamak: Kendi üzerinde bulundurmak, kendi varlığı içinde yer almasını sağlamak.
Kendisinden geçmek: Bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak.
Kendini (kapıp) koyuvermek: Kendine özen göstermemek, kötümser olmak.
Kendini alamamak: İstemeyerek bir İşi yapma duruma girmek, kendini tutamamak.
Kendini dar atmak (bir yere): Sıkıntı veren bir yer veya durumdan güçlükle kurtulmak.
Kendini dev aynasında görmek: Kendini olduğundan çok üstün görmek.
Kendini ele vermek: Yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak.
Kendini fasulye gibi nimetten saymak: tkz. Kendini çok önemli biri gibi görmek.
Kendini paralamak: Çok çaba ve özen göstermek.
Kerameti kendinden menkul: Başka bir etkenle kavuştuğu iyi durumu kendi çabasının verimi veya değerinin karşılığı saymak.
Kertesine gelmek: Tam yerini ve zamanını bulmak.
Kesesi elvermemek: Bütçesi elverişli olmamak.
Kesesini doldurmak: Fırsatlardan yararlanarak para kazanıp zengin olmak.
Keseye davranmak: Ödemek istemek.
Kestiği (veya attığı) tırnak olamamak: Söz konusu I olan kimseden değerce çok aşağı olmak.
Keyfinden bayılmak (veya dört köşe olmak): tkz. Bir şeyden çok kıvanç duymak.
Keyfinin kâhyası olmamak: Birine karışmaya hakkı olmamak.

Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 17.09.12, 16:48   #12 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart


- K 2 -


Kıçına bakarak (veya kıçına baka baka): Başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak.
Kıl (kadar) kalmak: Çok az kalmak.
Kıl gibi: İpince, incecik.
Kılı kıpırdamamak: Durum ve davranışını değiştirmek, aldırış etmemek, umursamamak.
Kılı kırk yarmak: Titiz ve ayrıntılı bir biçimde incelemek, önemle üstünde durmak,
Kılına dokunmamak: Bir kimseye dokunacak, zarar verecek en ufak bir davranışta bile bulunmamak.
Kılıç oynatmak: Egemen olarak yaşamak.
Kılıfına uydurmak: Bir durum ve tutuma, yöntemine uygun biçim vermek.
Kılık kıyafet köpeklere ziyafet: Giyinişi ve görünüşü kötü tiksindirici olanlar için söylenir.
Kılığına çeki düzen vermek: Giyinişine özen göstermek.
Kılıktan kılığa girmek: 1) Giysi değiştirmek. 2) Sık sık düşünce değiştirmek.
Kıpkırmızı kesilmek (veya olmak) (yüz için): Herhangi bir sebeple çok kızarmak.
Kır düşmek (saçma veya sakalına): Göze çarpar derecede beyaz kılları bulunmak, kırlaşmak.
Kırılıp dökülmek: Kibar görünmeye çalışmak.
Kırk (veya bin) dereden su getirmek: Birini kandırmak için birçok sebep ileri sürmek.
Kırk bir (buçuk) maşallah (ciddi veya alaylı): "Nazar değmesin" anlamında kullanılır.
Kırk evin kedisi: Birçok eve girip çıkan (kimse).
Kırk kapının ipini çekmek: Birçok yere uğramak.
Kırk para: esk. mec. Çok az.
Kırk yılda bir: Çok seyrek olarak.
Kırkı çıkmak (loğusa, yeni doğan bebek veya ölü için): Doğumdan veya ölümden sonra kırk gün geçmek.
Kırkından sonra at olup da kuyruk mu sallayacak: "Vakti geçmiş, artık işe yaramayacak durumda olmak" anlamında kullanılan bir söz.
Kırkından sonra azmak: Yaşlandıktan sonra yaşma uymayan davranışlarda bulunmak.
Kırkından sonra saz çalmak: Yaşlandıktan sonra uzun ve güç bir işe girişmek.
Kırkları karışmış olmak (çocuklar için): Aynı kırk günlük süre içinde doğmuş olmak,
Kırdığı koz (veya ceviz) kırkı (veya bini) aşmak: Sürekli yakışıksız davranışlarda bulunmak.
Kırıp geçirmek: Yakıp yıkarak, öldürerek baskı veya etki yaparak büyük zarar vermek.
Kırıp satmak: Bir şeyi yapmak için, güçlükle her türlü imkândan yararlanmak.
Kısa günün kâri: "Hiç olmamaktansa bu kadarı da iyidir" anlamında kullanılır.
Kısmet (veya kısmeti) çıkmak (kız, kadın için): evlenme teklifi almak.
Kısmeti ayağına (kadar) gelmek: Beklenmeyen bir sebeple kazançlı bir durumla karşılaşmak.
Kısmetini ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek.
Kıssadan hisse: Anlatılan bir olaydan alınacak ders.
Kıyamet gibi (veya kıyamet kadar): Pek çok.
Kıyamet mi kopar?: "Ne olur, ne çıkar, ne önemi var", anlamlarında kullanılır.
Kıyametleri koparmak: Bir şeye çok kızarak bağırıp çağırmak, feryat etmek; aşırı gürültülere, kargaşaya yol açmak.
Kıyas kabul etmez: İki şey arasındaki ayrımın çok fazla olduğunu belirtmek için kullanılır.
Kızarıp bozarmak: Utanç, öfke gibi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek.
Kibarlık akmak (üstünden veya paçalarından): ikz. Aşırı derecede kibar davranmak.
Kilise direği gibi: şaka. Çok kaim (ense).
Kilit kürek olmak (bir yeri): Korumak, o yerin güvenilir, sağlam adamı olmak.
Kilidi küreği olmamak: (her şeyi) Açıkta bulunmak, kilitli yere saklanmamış olmak.
Kim vurduya gitmek: Bir kalabalık arasında öldürülen veya vurulan kimsenin kimin tarafından öldürüldüğü belli olmayan
Kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırır: Kimden bir çıkar sağlarsa, onun hoşuna gidecek biçimde davranan dönek ve dalkavuk kimseler için kullanılır.
Kimine hay hay, kimine vay vay: Kiminin talihinin iyi, kiminin de kötü gittiğini anlatır.
Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek (birinin): Ayıp, kusur veya suçlarım açıklamak, söylemek.
Kirpiği kirpiğine değmemek: Hiç uyumamak
Kitapta yeri olmak: Din veya yasa kitaplarında bulunmak, konusu geçmek.
Kokusunu (veya koku) almak (veya duymak): mec. Gizli tutulan bir şeyi sezmek.
Kol kanat olmak (veya germek) (birine): Yardım etmek, korumak, himaye etmek.
Kol vermek: Destek olmak
Kol vurmak: Dolaşmak.
Kollarını açmak (birine): İçtenlikle karşılamak veya kucaklamaya hazırlanmak, sevgisini ve dostluğunu göstermek.
Kolu kanadı kırılmak: Bir şey yapamayacak duruma gelmek, çaresiz kalmak.
Kolunda altın bileziği olmak (birinin): Kazanç sağlayan bir mesleği, zanaatı olmak.
Koltukları kabarmak: Kendine veya yakınlarına yapılan övgüden kıvanç duymak.
Koltukta olmak: şaka. Başkasının konuğu olup kendi masraf etmemek.
Koltuğu doldurmak: Aldığı görevi tanı olarak başarabilecek yetenekte bulunmak.
Koltuğuna girmek (veya koltuğunun altına sığınmak): Birinin koruyuculuğuna sığınmak.
Komşu kapısına çevirmek (bir yeri): Yakın olmadığı ve sık sık uğranılması gerekmediği hâlde bir yere çok sık gitmek.
Komşuda pişer, bize de düşer: İnsanların, çevresindekilerinin kazancından yararlanma umudunu anlatır.
Korktuğu başına gelmek (veya korktuğuna uğramak): Düşünülen kötü durum gerçekleşmek.
Koyduğum yerde oturuyor: tkz. Uzun süredir hiçbir ilerleme göstermeyenler için söylenir.
Kozasına çekilmek: Çevreyle ilişkisini kesmek, hiçbir şeye karışmamak.
Kökü kazınmak: Bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok edilmek.
Kökünden halletmek: Herhangi bir konuyu veya sorunu temelden çözümlemek.
Köküne kibrit suyu: "Yerin dibine batsın!", "Ölsün, kahrolsun!" anlamlarında ilenme sözü.
Köküne kibrit suyu dökmek (veya kökünü kurutmak): Bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek.
Kökünü (veya kökünden) kazımak: Bir daha üreyemez duruma getirmek, hiçbir kalıntısını bırakmamak, yok etmek.
Köpeği bağlasan durmaz: Yaşamaya elverişsiz yerler için kullanılır.
Köpeksiz köy bulmuş da çomaksız (veya değneksiz) geziyor: Kendisine engel olacak, karşı çıkacak kimse olmadığı için istediği gibi davrananlara söylenir.
prünün (veya köprülerin) altından çok su (veya sular) aktı (veya geçti): "Zamanla şartlar çok değişti, eski durum kalmadı", anlamında kullanılır.
Kör değneğini beller gibi: Hep aynı biçimde davranıp hiçbir yenilik veya değişiklik yapmayı düşünmeyenlerin tutumunu niteler.
Kör kurttan bile vazgeçmemek: En küçük varlığı bile hor görmeden korumak.
Körler mahallesinde ayna satmak: Bir şeyi ona hiç ihtiyaç duymayacak olan çevreye götürmek.
Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz: İstenilen şey fazlasıyla elde edildi.
Kösteği kırmak: 1) Çocuk yürümeğe başlamak. 2) Bağlı bulunduğu yerle ilişiğini kesmek.
Köşe başını tutmak: Etkili olabilecek en önemli makamda bulunmak veya yeri ele geçirmek.
Köşe kapmaca oynamak: mec. Biri başkasına gidip bulamadığı sırada, o da kendisine gelip bulamamak, birbirini arayıp durmak.
Köşeye atılmak: Önem vermemek, gözden uzakta tutmak ilgilenmemek.
Köşeye çekilmek: Hiçbir işe karışmayarak yaşamak.
Köşeye oturmak (kız için): Gelin olmak, evlenmek.
Köşeye sinmek: Kimsenin görmeyeceği bir yere saklanmak, gizlenmek, sesi çıkmaz olmak.
Köşeyi dönmek: 1) Hiçbir çaba göstermeden kısa sürede zengin olmak. 2) Kısa yoldan ve büyük bir emek harcamadan sosyal ve ekonomik güç edinmek.
Kötü yola düşmek: Kötü kadın olmak.
Kötü yola sapmak: Doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve yanlış işler yapmak.
Kötüye kullanmak: Yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak. 2) Birinin iyi davranışından istenilmeyen yolda yararlanmak.
Kukla gibi: mec. Kişiliksiz.
Kukla gibi oynatmak (birini): 1) Birine her istediğini yaptırmak. 2) Birinin istediğini yapıyor görünerek onu oyalamak.
Kukumav gibi: Tek başına, kimsesiz.
Kul köle (veya kul kurban) olmak: Birine tam bir doğruluk ve özveri ile bağlanarak, bütün istediklerini yerine getirmeye hazır olmak.
Kulak asmak (veya asmamak): Önem vermek (vermemek), dinlemek (dinlememek).
Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle dinlemek.
Kulak tutmak: Dinlemek, işitmek istemek.
Kulağı (veya kulakları) çınlasın: Konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anladığında söylenir.
Kulağı duvar olmak: Sağır olmak.
Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi bekleyerek (beklemekte).
Kulağı kirişte (veya tetikte olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi bekleyerek (beklemek).
Kulağı ters taraftan göstermek: Kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak.
Kulağına çarpmak: Duyulmak.
Kulağına küpe olmak (veya etmek): Başa gelen bir durumdan alman dersi hiç unutmamak.
Kulağını bükmek: Birini uyarmak, dikkatli davranması için uyanda bulunmak.
Kulakları dolmak: Aynı şeyi dinlemekten usanmak.
Kulaklarının pasını gidermek: Çoktan beri dinlememişken müzik dinlemek.
Kulp takmak: Bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak.
Kundak sokmak: mec. Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir davranışta bulunmak.
Kuru başına kalmak: Hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak.
Kuru gürültüye papuç bırakmamak: Bir durum karşısında telâşsız, korkusuz, dilediğince davranmak.
Kuru tahtada kalmak: Eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma durumunda kalmak.
Kurum kurum kurumlanmak (veya kurulmak): Büyüklenmek, böbürlenmek.
Kuş uçurmamak: Hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek
Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak.
Kuyruğu titremek: argo. Ölmek.
Kuyruğuna basmak: Birini incitip saldırıda bulunmasına yol açmak, tahrik etmek.
Kuyruğunu tava sapma çevirmek: Haddini bildirmek, gereken dersi vermek.
Kuyudan adam çıkarmak: 1) Olumsuz, uygunsuz veya yasal olmayan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak. 2) Unutulmaktan kurtarmak.
Kuyusunu kazmak: Birinin yıkımına çalışmak, kötü duruma düşmesini istemek.
Kuzu kesilmek: Uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak.
Küçük dağları ben yarattım demek: Çok böbürlenmek, kibirlenmek.
Küçükle küçük, büyükle büyük olmak: Her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak.
Küçük köyün büyük ağası: Büyüklük taslayanlar için söylenir.
Kül bağlanmak: mec. Gücünü, etkisini yitirmek.
Kül kesilmek (yüzü, rengi veya benzi): Heyecandan rengi solmak.
Kül ufak olmak: Çok küçük parçalara ayrılmak.
Kül yemek (veya yutmak): argo. Kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, aldatılmak.
Külah giydirmek: Hile ile, oyunla aldatmak.
Külah peşinde olmak: Yalan ve dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak.
Külah değiştirmek (veya değişmek): "Bozuşmak" anlamıyla ve tehdit olarak kullanılır.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 17.09.12, 16:48   #13 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart


- L -


Lâkırdı ağzından dökülmek: İsteksiz konuşmak.
Lâtife lâtif gerek: Şaka yaparken bile incelikten ayrılmamak gerek anlamında kullanılır.
Leblebiden nem kapmak: En küçük bir olay veya davranıştan olumsuz etkilenmek.
Leke getirmek: Yüz kızartacak, onur kıracak durumla karşılaşmak.
Leş gibi serilmek: Kollarını bacaklarını yayarak kımıldamadan yatmak.
Leyleği havada görmek: şaka. Çok gezenlere takılmak için söylenir.
Leyleğin (yuvadan) attığı yavru: Çevresinde gereği kadar ilgi görmeyen kimse.
Leyleğin ömrü (veya günü) lâklâkla geçer: Boş, anlamsız konuşanların durumunu anlatmak için söylenir.
Lokması ağzında büyümek: Üzüntü ve iştahsızlık sebebiyle lokmasını yutamamak.
Lokmasını saymak: Sofrasında yemek yiyen kimsenin ne kadar yediğine dikkat etmek.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 17.09.12, 17:05   #14 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- M -


Mahal yok: Yeri, gereği yok.
Mahkemede dayısı olmak (birinin): Yüksek bir makamda koruyucusu, kayırıcısı bulunmak.
Makara gibi: Ardını arasını kesmeden (konuşma).
Makaraları koyu vermek (zapt edememek veya salıvermek): tkz. Kendini tutamayarak kahkahayla gülmeye başlamak.
Makas almak: Yanağı orta parmak ile işaret parmağı arasına alıp sıkıştırmak, makaslamak.
Makineyi bozmak: şaka. Bağırsakları bozulmak.
Mal bulmuş mağribi gibi: Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasma büyük sevinç ve coşku ile.
Mangalda kül bırakmamak: Yapamayacağı işleri yapabilirmiş gibi söylemek.
Mart içeri; pire dışarı: Tedirgin edici biri gelince gitmeye kalkan kimseler için kullanılır.
Masal okumak (veya anlatmak): mec. İnandırıcı olmayan, oyalayıcı sözlerle kandırmaya çalışmak.
Maskesini kaldırmak: Birinin gizli amaçlarını, gerçek kişiliğini ortaya çıkarmak.
Maşalık etmek: mec. Başkalarının çıkarı, isteği ve amaçları doğrultusunda çalışmak.
Mavi boncuk dağıtmak: Birçok kişiye birden sevgi göstermek ve söz konusu kişileri, bu sevginin yalnız kendisine verildiğine inandırmak.
Maymun gözünü açtı: Geçen bir olaydan ders
alındığını anlatır.
Mercimeği fırına vermek: tkz. (kadınla erkek) Gizlice aşk ilişkisi kurmak.
Merdiven dayamak (büyük bir yaş için): Bu yaşa
basmak veya yaklaşmak.
Meteliğe kurşun atmak: Hiç parası kalmamak.
Meydan (bir şey veya kimseye) kalmamak: Fırsat
bulamamak.
Meydan almak: esk. Gelişmek, yayılmak, geniş ölçüde olmak.
Meydanı boş bulmak: Kendisini engelleyecek kimse görmeyerek aşırı davranışlarda bulunmak.
Mezarını kazmak: Kötülüğünü istemek, kötü duruma düşürmek için uğraşmak.
Misk yerini belli eder: Değerli kişi nerede olsa varlığını gösterir.
Mosmor olmak: Kötü duruma düşmek, bozulmak,
mahcup olmak.
Muhasebesini yapmak: Bir şeyin olumlu veya olumsuz yönlerini gözden geçirerek bir yargıya varmak.
Mum gibi: 1) Dosdoğru, dimdik. 2) Uslu, kıpırtısız. 3) Tertemiz düzgün.
Mum kesilmek: Sessiz, uslu, doğru düzgün durmak. Mum olmak: 1) Hırçınlığı yaramazlığı bırakmak. 2) argo. Razı olmak.
Muma döndürmek (veya çevirmek): Her sözü dinler duruma getirmek, uslandırmak.
Mumla aramak: Çok isteyerek ve özenle aramak.
Mumla aratmak (bir şey başka bir şeyi): Daha kötü olan yeni bir şeyin, bir durumun, bir kimsenin, pek iyi olmayan eskisini aratması.
Mumya gibi: Çok zayıf ve renksiz kimse.
Mürekkep yalamak: Öğrenim görmek.
Mürekkep yalamış: Öğrenim görmüş, kültürlü.
Mürekkebi kurumadan bozmak: Karar, sözleşme, anlaşmayı yazılmasından çok kısa süre sonra bozmak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 17.09.12, 17:10   #15 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- N -


Nabzına girmek: mec. Elindeki imkânları kullanarak birinin hoşnutluğunu kazanmak, birini yola getirmek ve düşüncelerini benimsetmek.
Nabzına göre şerbet vermek: Birinin hoşuna gidecek, gururunu okşayacak yolda davranmak.
Nabzını yoklamak (veya nabız yoklamak): Niyetini, düşüncesini, eğilimini anlamaya çalışmak.
Nalları dikmek (hayvan veya hayvana benzetilen
kişi):
argo. Ölmek.
Namazında niyazında (olmak): Din görevlerini gerektiği gibi yerine getirmek.
Namusunu temizlemek (bir işin içinden): Kendi saygınlığını yitirmeden çıkmak.
Namusuna sinek kondurmamak: 1) Kollamak, gözetlemek. 2) Namusuna, onuruna lâf söylettirmemek.
Ne âlâ memleket: Haksız ve yersiz işlerin hoş görüldüğü, kurallaştığı bir ortam için ters anlatışla "diyecek yok" ne güzel! anlamında kullanılır.
Ne çiçektir, biliriz: Ne yeteneksiz, niteliksiz olduğunu biliriz.
Ne oldum delisi olmak: Ummadığı bir duruma ulaşan kimse çok şımarmak.
Ne yârdan geçer ne serden: Elde etmek istenen şey özveri gerektirir.
Neler de neler, maydanozlu köfteler (alay yollu):
Akla gelmedik, şaşılacak şeyler.
Neye uğradığını bilememek (veya şaşırmak): Ansızın üzücü, sıkıcı, neşeli, güzel veya hoş bir durum karşısında kalmak.
Nefsine yedirememek: Bir şey yapmayı kendisi için ağır, onur kırıcı bulmak.
Nefsini köreltmek: Beden isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek, nefsini yatıştırmak.
Ne altını bırakmak ne üstünü: Bir şeyin ve yerin her tarafını karıştırmak (dolaşmak).
Ne hesaba gelmek, ne de kantara: Elle tutulur olmamak, tutarlı ve sağlam görünmemek.
Ne od var ne ocak: Yoksulluk ve perişanlık içinde.
Ne sakala minnet ne bıyığa: En yakın akrabalarının bile yardımını istemeyerek kendi imkânlarıyla yetinme.
Ne Şam'ın şekeri ne Arap'ın yüzü: Yaran olsa bile istenmeyen kimseler için söylenir.
Nerede akşam orada sabah: Bir kimsenin gece kalacak belli bir yeri olmadığını, rastgele bir yerde kalabileceğini anlatır.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 17.09.12, 17:16   #16 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- O -


O duvar senin, bu duvar benim: Birinin yalpalayacak kadar sarhoş olduğunu anlatır.
O kapı (mahalle) senin bu kapı (mahalle) benim: Sürekli gezip dolaşmayı anlatır.
O taraflı olmamak: İlgi göstermemek, konuyla ilgisi yokmuş gibi davranmak.
O yolun yolcusu: 1) (toplumun ahlâk anlayışına göre): Kötü bir hayat sürdüren kimse. 2) Ölümle sonuçlanacak bir durumda olan kimse.
Ocağı sönmek: Aile dağılmak, yok olmak, çoluk çocuk yok olmak.
Ocağına düşmek: Birine koruması için sığınmak veya yardım etmesi için yalvarmak.
Ocağını yeşertmek: Aile yuvasını canlandırmak.
Ok meydanında buhurdan yakmak: Geniş bir yeri yetersiz bir şeyle ısıtmaya çalışmak.
Ok yaydan (veya yayından) çıkmak: Geri dönülmeyecek bir iş yapmak.
Okka çekmek: Haciminden umulmayacak kadar ağır gelmek.
Okka her yerde dört yüz dirhem: Konuşulan bir gerçeğin açıklığını ve tartışma götürmezliğini anlatmak için söylenir.
Okkanın altına gitmek: Haksız yere ezilmek, bir zarar veya ceza görmek.
Oldu olacak, kırıldı nacak: hlk. Her şey olup bitti, iş işten geçti.
Olmuş (veya pişmiş) armut gibi eline düşmek: Emeksiz ve zahmetsizce eline geçmek.
Oltaya düşmek: mec. Hileyle karşılaşmak, oyun veya düzen içine girmek.
Olur şey (veya olur... değil): Şaşma anlatır.
Oluruna bırakmak (veya bağlamak) (bir işi): Sonucu önemsemeyerek, bir işin yapılabildiği,olabildiği kadarıyla yetinmek.
Oluruyla yetinmek: Elde olanları yeterli bulmak, kanaat etmek.
Omuz kaldırmak: Bilmez gibi davranmak.
Omuz silkmek: Aldırmamak, önem vermemek.
Omuzları çökmek: Bitkin, perişan ve yıkılmış bir durumda olmak.
On (veya beş) para etmez: Değersiz
On para on aslanın ağzında: Para kazanmak çok güçleşti.
On paralık etmek: Birine hakarette bulunmak, birini kötü duruma düşürmek.
On paraya on takla atar: Küçük çıkar sağlamak için her türlü onur kırıcı işe katlanır.
On parmağı boğazında olmak: İsteği yapılmazsa sıkıntıya düşme, düşürme anlamında kullanılan bir söz.
On parmağında on hüner (veya marifet): Elinden her iş gelir, çok becerikli.
On parmağında on kara: Herkesi lekelemek huyu olanlar için kullanılır.
Oralı olmamak (veya oralı bile olmamak): Önemsememek, umursamamak, aldırmamak, ilgilenmemek.
Orası senin, burası benim dolaşmak (veya gezmek): Durmadan gezip dolaşmak.
Orman taşlamamak: Bir kimsenin düşüncesini dolaylı olarak öğrenmeye çalışmak.
Ortada bırakmak: Birini çok güç bir durumdayken terk etmek.
Ortadan sır olmak: Kaybolmak, arkada iz bırakmadan gitmek.
Ortadan söylemek: Herkesin içinde, belli bir kimseyi amaçlamadan konuşmak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 17.09.12, 17:21   #17 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- Ö -


Öfke topuklarına çıkmak: Çok öfkelenmek.
Öfkesi burnunda: Çok öfkeli.
Öfkesi kabarmak: Çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek.
Öfkesini çıkarmak (veya almak) (öfkeli kişi): Haksız yere birine çatmak.
Ökseye basmak: Dikkatsizlik ederek zarara uğramak veya yanılmak.
Öksüzler anası, öküzler babası: Yoksul ve kimsesiz olanları gözeten kadın veya erkek.
Öküz arabası gibi: Çok yavaş.
Öküz öldü, ortaklık bozuldu (veya bitti): İki ortak veya taraf arasındaki yakınlığın dayandığı sebep yok olunca, bu yakınlık da çözülür.
Öküzün altında buzağı aramak: Olmayacak sebeplerle suç ve suçlu bulma çabasında olmak.
Öl dediği yerde ölmek, kal dediği yerde kalmak (birinin): Onun sözünden hiç çıkmamak.
Ölenle ölünmez: Çok sevilen birinin Ölümünde çok yas tutulmamasım, hayatın sürüp gideceğini anlatır.
Ölme eşeğim, ölme (yaza yonca bitecek): tkz. Umutsuz bir bekleyişi anlatmak için söylenir.
Ölmek var, dönmek yok!: "Neye mal olursa olsun bu iş yapılacak; yapılmasından kaçınılmayacak", anlamında kullanılır.
Ölüp ölüp dirilmek: Çok sıkıntı, acı çekmek veya çok ağır hastalık geçirmek.
Ölümü öp: Bir konuda karşısındakini ikna etmek için kullanılan kesin yemin sözü.
Ölüyü güldürmek: Çok güldürmek.
Ölüm var dirim var: "İnsan her an ölebilir de yaşayabilir de" anlamında önlem almayı öğütler.
Ölümle burun buruna gelmek: Ölümle sonuçlanabilecek çok büyük bir tehlike ile karşılaşmak.
Ölümün soluğunu ensesinde duymak: Her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak.
Ölümüne susamak (veya ölüme koşmak): Ölümü kendi üzerine çekecek tehlikeli davranışta bulunmak.
Önüne geleni kapar, ardına geleni teper: Arsız, huysuz, geçimsiz (kimse).
Önünü ardını düşünmeden: Sonucun ne olacağını hesaplamamak, ilerisin gerisini düşünmemek.
Önce can sonra canan: İnsanların bencil olduklarım, önce kendilerini, sonra yakınlarını ve sevdiklerini düşündüklerini belirtir.
Öp babanın elini: tkz. Beklenmedik, elverişsiz bir durum karşısında "şimdi ne olacak?" anlamında kullanılır.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 17.09.12, 17:42   #18 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- P -


Pabuç bırakmamak (bir şeye): Yılmayıp, yapacağından vazgeçmemek, aldırmamak, korkmamak.
Pabuç eskitmek (veya parlamak): Bir iş için bir yere çok gidip gelmek, işi takip etmek.
Pabuç pahalı: 1) Birinin uğraşmaya kalktığı kimsenin, kendisinden güçlü çıkması durumunda söylenir. 2) Herhangi bir durum veya girişilen işin sonunda zararlı çıkma ihtimali bulunduğunu belirtir.
Pabuçtan aşağı: Aşağılık.
Pabucu büyüğe okutmak: Akılsızca davrananlar için alaylı bir öğüt olarak kullanılır.
Pabucuna kum dolmak (veya taş kaçmak): Ortaya çıkan durum karşısında tedirgin olmak.
Pabucunu eline vermek: Kovmak.
Pabucunu ters giydirmek: Birini güç bir duruma sokarak telâşla kaçırmak.
Paçaları (veya kolları) sıvamak: Bir işe girişmek için hazırlanmak.
Paçalarından akmak: Pislik ve kirin çokluğunu belirtmek için kullanılır.
Paçasından tutup atmak: Hakaretle kovmak.
Paçayı kaptırmak: 1) Yakalanmak, ele geçirmek. 2) Karıştığı, ama sonradan ayrılmak istediği bir işten ayrılamamak 3) Dilediği gibi davranamamak.
Paçayı kurtarmak: Kendini bir dertten, tehlikeden veya zor durumdan kurtarmak.
Pala sürtmek: Çabalamak, uğraşmak.
Paldımı aşmak: Başaramayacağı bir işe girişmek.
Pamuk ipliğiyle bağlamak (bir işi): Etkisi az sürecek bir çare ile geçiştirmek.
Papaz her gün pilâv yemez: İnsanın önüne her zaman aynı nitelikte elverişli bir imkân çıkmaz.
Para dökmek: Bir iş için çok para harcamak.
Para dönmek: Rüşvetle iş yapılmak.
Para kesmek: mec. Çok para kazanmak.
Para kırmak: Çok kazanmak.
Para peşin kırmızı meşin: Her işin karşılığı anında ödenmeli, anlamında bir söz.
Para saymak: Ödemek.
Para sızdırmak (veya koparmak): Zorlayarak veya kandırarak birinden para almak.
Para tutmak: Para biriktirmek.
Parasıyla rezil olmak: Para vererek yaptırdığı bir şey iyi çıkmamak, parasının karşılığını alamamak.
Paraya para dememek: 1) Çok kazanır olmak. 2) Elde edilen parayı az bulmak. 3) Bol para harcamak.
Paraya pul dememek: 1) Para kazancı pek çok olmak. 2) Herhangi bir parayı az bulmak, küçümsemek.
Parmak atmak: Sorun yaratmak.
Parmak bozmak (çocuklar arasında): Arkadaşlığı sona erdirmek, küsmek.
Parmak ısırmak: Büyük şaşkınlık duymak.
Parmak kadar: Yaşça çok küçük.
Parmak kaldı: Az kaldı, az kalsın, neredeyse.
Parmak yalamak: Kendine, hakkı olmaksızın bir çıkar sağlamak. "Bal tutan parmağını yalar demişler."
Parmağı ağzında kalmak: Şaşakalmak, şaşmak.
Parmağı olmak (bir işte): Bir işi olumsuz yönde etkilemek, bir işe karışmış olmak.
Parmağı var: İlgisi var, işe karışmış.
Parmağına dolamak: Bir konuyu, bir kimseyi ele alıp sürekli uğraşmak, diline dolamak.
Parmağını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir iş için hiçbir davranışta bulunmamak.
Parmağını yaranın üzerine basmak: Asıl derdi veya bir derdin asıl sebebini göstermek.
Parmağının ucuyla (veya ucunda) çevirmek: Bir işi kolayca ve ustalıkla yapabilmek.
Pas vermek: argo. Kadın, bakışı ve davranışı ile erkeğe umut ve cesaret vermek.
Pastırmasını çıkarmak: tkz. Bir kimseyi iyice dövmek, hırpalamak, pestilini çıkarmak.
Paşa olmak: hlk. Fazlaca içki içmiş olmak.
Patırtıya papuç bırakmamak: Önemli bir tehlike yaratmayacağını bildiği kışkırtmalara, yıldırmalara aldırmayıp bildiğini yapmak.
Pay biçmek: Durumu, bir kişi veya bir şeyin durumu ile karşılaştırıp yargıya varmak.
Pay çıkarmak: Bir olay ve durumdan gereken tecrübeyi kazanmak, tutulacak yolu belirlemek.
Pazar yerine dönmek (bir yer): Kalabalıklaşmak.
Pembe görmek: Çok iyimser olmak, her şeyi iyimser bir gözle görmek.
Pencere açmak: Yeni bir görüş açısı kazandırmak.
Perde inmek: hlk. Gizlemek, örtmek.
Peresine getirmek: Tam sırasını, uygun zamanını bulmak, biçimine getirmek.
Pervane olmak (birine): Büyük bir bağlılıkla yanından ayrılmamak.
Pestil gibi: Kımıldamayacak kadar güçsüz, bitkin.
Peşinde dolaşmak (veya gezmek) (birinin): Bir amaçla birisini izlemek.
Peşinden sürüklemek: Birinin veya birçoklarının arkasından gelmesini sağlamak.
Peştamal kuşanmak: Bir zanatta ustalık kazanmak.
Pilâv yiyen kaşığını yanında (veya belinde) taşır: Bir şeyden yararlanmak isteyen kişi, bunun için gereken aracı eli altında bulundurmalıdır.
Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın: Yararı bir şeyi elde etmek için sonuna kadar uğraşılacağını, direnile-ceğini anlatmak için kullanılır.
Pire için (veya pireye kızıp) yorgan yakmak: Önemsiz bir durum karşısında kızarak kendisine daha büyük zarar verecek davranışta bulunmak.
Pireyi deve yapmak: Önemsiz bir olayı büyütmek.
Pirincin taşını ayıklamak: "Ayıkla pirincin taşım" sözünde geçen bu deyim yapılacak işin zor ve karmaşık olduğunu anlatır.
Pislik götürmek (bir yeri): O yer, çok pis olmak.
Pislik parmağından (veya paçalarından) akmak: Çok kirli olmak.
Pişmiş kelle gibi sırıtmak: Dişlerini göstererek yersiz ve aptalca gülmek.
Pişmiş tavuğun başına gelmemek: Her türlü zarara,kötülüğe, felâkete uğramak, çok sıkıntı çekmek.
Plân kurmak: mec. Bir düzen hazırlamak.
Post elden gitmek: 1) Öldürülmek. 2) Bulunduğu yüksek makamdan ayrılmak zorunda kalmak.
Post vermek: Canını vermek, ölmek.
Postu kurtarmak: Öldürülmek tehlikesini atlatmak.
Postu sermek: Gittiği yerde, saygısızca ve sorumsuzca uzun bir süre kalmak.
Postundan olmak: Bulunduğu makamı yitirmek.
Posta koymak (veya atmak): tkz. Birini korkutmak, gözdağı vermek.
Pot gelmek (iş): Sonu iyi olmamak, ters gelmek.
Pot kırmak: mec. Yersiz ve karşısındakine dokunacak söz söylemek, gaf yapmak.
Pösteki saydırmak: İçinden çıkılmaz bir iş yükleyip uğraştırmak.
Pöstekisini sermek: Birini döverek kımıldayamayacak duruma getirmek, pestilini çıkarmak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 17.09.12, 17:43   #19 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- R -


Rafa koymak (veya kaldırmak) (bir işi): Savsaklamak, artık üstünde durmamak, ihmal etmek.
Rahat batmak: tkz. İyi bir durumdayken bu durumu olmayacak sebepler yüzünden bırakanlar için sitem yollu söylenir.
Rahat kıçına batmak: tkz. Bulunduğu rahat durumun değerini bilmemek.
Raydan (veya rayından çıkmak): Düzeni bozulmak, alt üst olmak.
Rayına girmek (bir iş, bir girişim): Düzene sokulmak, iyi bir duruma getirilmek.
Rayına oturtmak: Bir işi yoluna, yöntemine koymak, düzgün işler duruma getirmek.
Renk vermek (veya rengini belli etmek): Duygularını, düşüncelerini veya başka bir durumunu belli etmemek, bir şeyi bildiği hâlde bilmez gibi görünmek.
Renkten renge girmek: Korkudan ve utançtan yüzünün rengi değişmek, sıkılmak.
Rezil rüsva olmak (veya rezil kepaze olmak): Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.
Rol kesmek: mec. Yalan, uydurma söz söylemek veya içten olmayan davranışlarda bulunmak.
Rolü olmak: Etkisi bulunmak.
Ruhunda güneş açmak: 1) Rahatlamak, huzura ermek. 2) Sevinmek, neşelenmek, coşmak.
Ruhunu teslim etmek: Ölmek.
Rüyalarına girmek: mec. Bir şeyden çok etkilenmek, çok korkmak.
Rüyasında görememek: Olacağım, gerçekleşeceğini hiç düşünmemek.
Rüyasında görse hayra yormamak: Hatır ve hayalinden geçirmemek, olacağına inanmamak.
Rüzgâr gelecek delikleri tıkamak: İstenmeyen bir durum veya gelişmeye karşı her türlü önlemi almak.

__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 17.09.12, 17:54   #20 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.267
Teşekkürleri: 24.312
10.954 mesajına 215.059 kere teşekkür edildi.
Standart

- S -


Saati çalmak: Bir şeyin vakti gelmek.
Sabaha çıkmamak (hasta): Sabaha kadar yaşaya-mamak, sabahtan önce ölmek.
Sabahı bulmak (veya etmek): Sabaha kadar uyumamak, sabahlamak.
Sabun köpüğü gibi sönmek: Gösterişli olmakla birlikte en hafif bir etki ile yok olmak.
Saç saça baş başa gelmek (veya dövüşmek): (daha çok kadınlar için) Kıyasıya hırpalayarak kapışmak.
Saç sakal ağartmak: O işte uzun zaman çalışmış, emek vermiş olmak.
Saçı başı ağarmak: Yaşlanmak.
Saçı bitmedik yetim: Doğalı çok olmamış yetim.
Saçı sakalı akar gibi: Üstü başı perişan bir hâlde.
Saçı topuklarını dövmek: Saçı uzun olmak.
Saçı uzun aklı kısa: Eskiden kadınları aşağılamakl için kullanılan bir söz.
Saçına başına bakmadan: İlerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde.
Saçları iki türlü olmak: Yaşı ilerlemiş bulunmak.
Safrası kabarmak: Açlıktan midesi bulanmak.
Sağ kolu: Birinin çok güvendiği kimse.
Sağlı sollu: Her iki yanda olan.
Sağır sultan bile duydu: Duymayan kalmadı.
Sağlam ayakkabı değil: Bir kimsenin güvenilmez olduğunu belirtir.
Sağlam kazığa (veya sağlama) bağlamak: Bir işin sonuçlanmasına engel olacak şeyleri ortadan kaldırmak, işin aksamadan yürümesini sağlayacak önlemleri almak.
Sakalı değirmende ağartmak: Yaşlandığı hâlde bir
şey öğrenmemiş olmak.
Sakalı ele vermek (veya sakalı kaptırmak): Başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek.
Sakalı saydırmak: Saygınlıktan düşmek.
Sakalım yok ki sözüm dinlensin: "Ancak yaşlı kimselerin söz ve öğütleri dinlenir" anlamında kullanılır.
Sakalına göre tarak vurmak: Birinin hoşlanacağı biçimde konuşmak ve davranmak.
Sakalının altına girmek: Biri ile yakınlık kurarak ona düşüncesini aşılamak.
Saman altından su yürütmek: Hiç belli etmeden iş çevirmek, ortalığı karıştırmak.
Sana yalan, bana gerçek: Söylediğim şeyi sen bilmiyorsun, ama doğrudur, ben biliyorum.
Sap derken saman demek: Belirli ve doyurucu bir düşünce ortaya koyamamak.
Sap yiyip saman sıçmak: kaba. Bir olaya kızıp ateş püskürmek.
Sarhoşluğa vurmak: Kendini sarhoş gibi göstermek, sarhoş olmuşçasma davranmak.
Sarı çizmeli Mehmet ağa: Kim olduğu, nerede oturduğu bilinmeyen kimse.
Sarımsak yemedim ki ağzım koksun: Kötü bir şey yapmadım ki sonucundan korkayım, sorumlu olayım.
Sayesinde sayeban olmak: İstenilen bir şeyi başkasının aracığıyla elde etmek.
Sayıp dökmek: Ne var ne yok, hepsini söylemek.
Saymakla bitmemek: Pek çok olmak.
Sel götürmek (bir yeri): Çok yağmur yağmak,
Sel seli götürmek: Çok fazla sel olmak.
Sele gitmek: Gereksiz yere telef olmak.
Seli suyu kalmamış (yemek veya meyva için): Suyu kalmamış.
Sepet kafalı: tkz. Bilgisiz ve boş kafalı olmak.
Ser verip sır vermemek: Sır vermeyen, dürüst ve güvenilir bir kimse olmak.
Serilip serpilmek: Rahat bir biçimde yatmak.
Sermayeyi kediye yüklemek: şaka. Parasını yiyip bitirmek.
Ses çıkarmamak (veya etmemek): Bir şeyi hoş görerek karşı çıkmamak, itiraz etmemek.
Ses çıkmamak: Haber gelmemek.
Sesi ayyuka çıkmak: Çok yüksek sesle bağırmak.
Sevinci kursağında kalmak: Bir engel sebebiyle sevinemez duruma gelmek.
Sevinçten uçmak: Çok sevinmek
Seyirci kalmak: Bir olay karşısında hiçbir tepki göstermeyerek işe karışmak.
Sıcak bakmak: Anlayışla karşılamak, olumlu değerlendirmek, ilgi duymak.
Sıçan deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış: 1) Kendisi sığıntı durumunda iken yanma bir kişi daha almış. 2) Bir işi başaramayacak durumda iken bir işi daha yükleniyor.
Sıçan deliği bin akçe: Kaçıp saklanacak yer yok.
Sıçan deliğine paha biçilmez olmak: Güç bir durumda sığınacak bir yer bulmakta güçlük çekmek.
Sıçan düşse başı yarılır: (evde) Yiyecek, kullanılacak bir şey yok.
Sıçana dönmek: Üstü başı çok ıslanmak.
Sıfıra inmek: Bitmek, tükenmek, yok olmak.
Sıfırdan başlamak: En baştan, hiçbir şeye sahip olmadan bir işe girişmek.
Sıfırı tüketmek: 1) Gücü kalmamak. 2) Yoksul duruma gelmek, yoksullaşmak. 3) Ölmek.
Sıkı basmak: Güçlü davranmak, direnmek.
Sıkı tutmak: Önem vermek.
Sıkıya almak: 1) Hareketlerini sınırlamak veya önlemler almak. 2) Disiplin altına almak.
Sırra kadem basmak: Bir kimse ortalıktan yok olmak, ortalıkta görünmemek.
Sırası düşmek: Uygun zamanı gelmek.
Sırasına geçmek (adam, insan...): Adam, insan denecek bir değeri yokken nasılsa öyle sayılmak.
Sırasına getirmek (veya sırasını getirmek): Uygun zamanını, fırsatım bulmak.
Sırasına göre: Durumun gerektirdiği gibi.
Sırt çevirmek: 1) (birine) Önem vermemek iyi davranmamak 2) (bir şeye) Önem vermemek, onu kabul etmemek, yapmamak veya sürdürmemek.
Sırt sırta vermek: İş birliği yapmak.
Sırtı kaşınıyor: Dayak yemeyi hak edecek davranışta bulunanlar için kullanılır.
Sırtı yere gelmek: Yenilmek, alt olmak.
Sırtında (veya arkasında) yumurta küfesi yok ya! (veya olmamak): Eşik düşünceli ve yönünü kolayca değiştiren ve sözünden caymakta sakınca görmeyen kimseler için kullanılır.
Sırtından (para) kazanmak: Bir kimseden yararlanarak para sağlamak.
Sırtından atmak: Başından savmak veya birinin, bir şeyin sorumluluğunu, yükünü üzerine almamak.
Sırtından çıkarmak: O kimseye ödetmek.
Sırtını dayamak (veya vermek) (birinin): Güçlü birine, bir yere güvenmek.
Sırtını yere getirmek: Birine üstün gelmek.
Sıtma görmemiş (ses): Gür ve kaim (ses).
Silâhaltında bulunmak: Silâhaltında olmak.
Silkinip sıyrılmak: Kendine gelip kurtulmak.
Silip süpürmek: Ne var ne yoksa hepsini yemek.
Soğuk duş etkisi yapmak (ansızın bildirilen tatsız bir haber için): olumsuz bir tepki yaratmak.
Soğuk ter dökmek (veya soğuk ter basmak): Korku, heyecan anlarında birden terlemek.
Sokağa (veya sokaklara) düşmek: 1) (kadın) Kötü yola saparak orta malı olmak. 2) (birşey) Çoğalıp değerini yitirmek. 3) Sükûneti, huzuru evin dışında aramak.
Sokaktan toplamak (bir şeyi): mec. Kolayca sağlamak, masrafsız ve zahmetsiz elde etmek.
Sol eli beklemek: Yemeğe beklenilen birine, yemeğe başlandığını şaka yollu anlatmak için kullanılır.
Sol tarafından kalkmak: 1) Aksilik, huysuzluk, terslik edenler için kullanılır. 2) İşleri ters gitmek, iyi gününde olmamak.
Solda sıfır: Hiçbir değeri ve önemi olmayan, benzerleriyle karşılaştırılınca değersizliği daha iyi anlaşılan.
Soluk aldırmamak: Ara vermeden çalıştırmak, vakit bırakmamak.
Soluk almadan (dinlemek, izlemek veya bakmak): Bir davranışın dikkatle ve heyecanla yapıldığını anlatır.
Soluğu kesmek: Çok heyecan veya korku vermek.
Soluk soluğa kalmak: Nefes alamayacak duruma gelmek, çok yorulmak.
Sonunu getirmek (bir işin): O işi başarıp bitirmek.
Sonradan görme, gâvurdan dönme: Sonradan görme olan bir kimsenin makbul bir adam olmadığını anlatan bir deyim.
Soyup soğana çevirmek: 1) Hiçbir şey bırakmamacasına soymak. 2) (hırsız) Bir yeri veya bir kişiyi adamakıllı soymak.
Söz (veya lâf) altında kalmamak: Bir kimsenin kendisine dokunan sözüne gereken cevabı vermek.
Söz ayağa düşmek: Bir sorun, karışmaları gerekmeyen veya yetkisiz ve sorumsuz kimselerin görüş bildirdikleri duruma gelmek.
Söz götürmez: Doğruluğu ve gerçekliği tartışılamayacak kadar açık olan, tersi savunulamayan. Söze yatmak: Söz dinlemek. Sözü (veya lâfı) ağzında gevelemek: Söylemek istediğini söyleyememek.
Sözü ağzına tıkamak: Bir kimsenin konuşmasına fırsat vermeden kendisi konuşmaya başlamak.
Sözü ağzında bırakmak (veya sözü ağzından almak) (birini): Söylemekte olduğu şeyi bitirtmemek.
Sözüne gelmek (bir kimsenin): Sonunda birinin söylediğini kabul etmek.
Sözünün eri olmak: Verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren bir kişi olmak.
Su dökmek: hlk. Küçük abdest bozmak. ;¦
Su gibi (olmak): Çok ıslak (olmak). Su gibi akmak: 1) Zaman hızla geçmek. 2) (para, yiyecek vb.) Bol bol gelmek.
Su gibi terlemek: Çok terlemek. Su götürür yeri olmamak: Başka türlü yorumlanacak bir yönü bulunmamak.
Su içinde (fiyat için): En azından, kolaylıkla.
Su içinde kalmak: Çok terlemek, su gibi ıslanmak.
Su kaçırmak: argo. Baş ağrıtmak, can sıkmak.
Su kaplamak (yaralar için): Azmak.
Su serpilmek (birine): Ferahlamak.
Su yürümek (ağaçlara): İlkbahara doğru ağaçlar tomurcuklanmaya başlamak.
Su yüzüne çıkmak (bir süre örtülü kalmış bir iş veya sorun): Aydınlanmak, belli olmak.
Sudan çıkmış balığa dönmek: Herhangi bir sebeple ne yapacağını bilememek, çok şaşırmak.
Suya düşmek (genellikle bir iş veya tasarı için): Gerçekleşmemek.
Suya götürmek: Hafice yıkamak.
Suya götürüp susuz getirir: Çok kurnaz, hileci kimseler için kullanılır.
Suya salmak: Boşuna harcamak.
Suyu baştan (veya başından) kesmek: İşin aslı üzerinde kesin bir şey söyleyip ayrıntılarım konuşmaya gerek duymamak.
Suyu kesilmiş değirmene dönmek: İşlemez, yararsız duruma gelmek.
Suyu (veya çayı) görmeden paçaları sıvamak: Henüz hiçbir belirti yokken veya gereğinden çok önceden hazırlanmaya kalkışmak.
Suyu nereden geliyor? (bir şey): Bir işi görmek için harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor?
Suyu ısınmak (veya kaynamak): tkz. İş başından uzaklaştırılması yaklaşmak veya gelmek.
Suyu seli kalmamak (sulu yemek): Kaynaya kaynaya suyu azalmak.
Suyun akıntısına gitmek: Olayların veya durumun gelişmesine göre davranmak, uymak.
Suyun başı: mec. En çok yarar sağlanacak yer.
Suyuna gitmek: Suyunca gitmek.
Suyuna tirit: Baştan savma, değersiz, özensiz.
Suyunca gitmek: Bir kimseyi sinirlendirmeyecek biçimde davranmak.
Suyunu çekmek: 1) Yemek kaynayıp suyu kalmamak. 2) tkz. Tükenmek.
Suyunun suyu (tavşanın): Bir şeyle ancak çok uzaktan uzağa ilgisi olan şey.
Sululuk yapmak (veya etmek): mec. Sululaşmak.
Surat asmak: Kaşlarını çatıp yüzüne küskün veya dargın bir anlam vermek, somurtmak.
Surat etmek: Birine karşı küskün durmak, asık yüzlü olmak.
Surat kalmamak: Utanmaz duruma gelmek.
Surat mahkeme duvarı gibi: 1) Asık suratlı, kimseye gülmeyen, suskun duran. 2) Utanmaz, sıkılmaz.
Surata bak süngüye davran: alay. Çok suratlı kimseler için kullanılır.
Suratı değişmek: Bir kimseye karşı davranışı değişmek, daha sert bir durum almak.
Suratı kasap süngeriyle silinmiş: Utanması, sıkılması kalmamış.
Suratına indirmek: Tokat atmak.
Suratını ekşitmek: Yüzüne memnun olmadığını belirten bir anlam vermek.











__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Konu Kapatılmıştır


Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB kodu Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:31.


Powered by vBulletin® Copyright © 2017 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
2008-2016 Her hakkı kendinde saklı olan forum.
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar paylaşımlarını önceden onay almadan anında siteye yazabilmektedir. Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Yinede sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız iletisim adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelenip en kısa sürede gereken yapılır.