Kuflu Forum  

Geri Git   Kuflu Forum > Eğitim-Öğretim Dünyası > Ödevler Dünyası > Türkçe-Edebiyat



Deyimler / A - Z

Türkçe-Edebiyat


Yeni Konu aç  Konu Kapatılmıştır
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 29.07.12, 11:15   #1 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart Deyimler / A - Z

DEYİM
Deyimler, çoğunlukla gerçek anlamlarından farklı, kalıplaşmış sözcük grubudur.

DEYİMLERİN ÖZELLİKLERİ
* Deyimler kısa ve özlü sözlerdir.
* Deyimler kural bildirmezler.
* Deyimler kalıplaşmış sözlerdir.
* Deyimler en az iki sözcükten oluşur.
* Bazı deyimler eylem çekimi değiştirilerek atasözüne dönüşebilir. Bunun tam tersi de mümkündür.

ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİN BENZER YÖNLERİ
* Kalıplaşmış olmak,
* Topluma mal olmuş olmak,
* Özlü söz olmak,
* Söz ve anlatım sanatlarından yararlanmış olmak,

TÜRKÇE'DE DEYİMLER
* Sözcükleri genellikle mecaz anlamda kullanmak,
* Ustaca ve bilgece söylenmiş olmak, deyimlerle atasözlerinin benzer yönleridir.

ATASÖZLERİ İLE DEYİMLERİN FARKLI YÖNLERİ
* Deyimlerin amacı, bir kavramı ya da durumu özel bir kalıp içinde ilgi çekici bir biçimde belirtmektir. Deyimler kural ya da yargı bildirmezler.
* Atasözlerinin bazıları genel kural bildirir, bazıları da yargı niteliğindedir.

KISALTMALAR
alay: alay yollu argo: argo söz kaba: kaba konuşma mec: mecaz
hkr: hakaret
hlk: halk ağzında
esk: eskiden
tkz: teklifsiz konuşmada
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Alt 29.07.12, 11:42   #2 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- A -


Aba altından sopa göstermek: Yumuşak görünmekle birlikte yine de gözünü korkutmak.
Abayı sermek: Bir yere teklifsizce yerleşmek.
Abayı yakmak: tkz. Gönül vermek, tutulmak.
Abdestinde namazında: Dindar.
Abdestinden şüphesi olmamak: Yaptığı işte kusuru olmadığını kesin olarak bilmek.
Aç açık kalmak: Evsiz barksız kalmak.
Aç kurt gibi: Yemeğe, üşüşmek veya saldırmak
Acından ölmek: Açlıktan ölmek.
Açık alınla: Başarı ve övünç ile.
Açık kapı bırakmak: Gereğinde, bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak.
Açık vermek: Geliri, giderini karşılamamak.
Açığa alınmak: Görevine son verilmek.
Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduğu paranın veya malın eksik olduğu anlaşılmak.
Açıkta kalmak: İş ve görev bulamamak, yersiz yurtsuz kalmak veya birkaç kişinin birlikte eriştiği bir iyilikten yararlanamamak.
Açıktan kazanmak: Emek ve sermaye koymadan kazanç sağlamak.
Açıktan para almak: Bir iş veya mal için, kararlaştırılan ücret dışında para almak.
Açlıktan gözü kararmak: Çok acımak.
Açlıktan imanı gevremek: Çok acıkmak.
Açlıktan ölmeyecek kadar: Pek az yemek.
Aç gözünü, açarlar gözünü: Her zaman uyanık olmak gerekir, yoksa umulmadık bir anda büyük zararlarla, yüz yüze gelinebilir.
Açtı ağzını, yumdu gözünü: Öfkelenerek veya kızarak ağır sözler söyleyenler için söylenir..
Adı gibi bilmek: Çok iyi bilmek.
Adı bile okunmamak: Hiç önem vermemek.
Adı çıkmak: Kötü bir ün kazanmak.
Adı geçmek: Anılmak, söz konusu olmak.
Adı kötüye çıkmak: Ünü kötü olarak yayılmak.
Adı üstünde: Adından belli olduğu gibi.
Adı var: Yaşamayan, yalnızca hayalde var olan. Adını ağzına almamak: Kırgınlık ve kızgınlık gibi sebeplerle bir kimseden hiç söz etmemek.
Adam almamak: Son derece kalabalık olmak.
Adam beğenmemek: Herkesi değersiz görmek.
Adam etmek: 1) Eğitmek, yetiştirmek, topluma yararlı duruma getirmek. 2) Bir yeri düzene sokmak veya bir şeyi işe yarar duruma getirmek.
Adam gibi: Terbiyeli, akıllı uslu.
Adam hesabına koymak: Değer vermek.
Adam sırasına geçmek: Bir yeri veya özel bir değeri yokken artık kendisine önem ve değer verilmek.
Adam yerine koymak: Değer vermek. Adama dönmek: Düzelmek.
Adamdan saymak: Değer vermek.
Adamına düşmek: Güzel bir rastlantı sonunda, o işten anlayanına, uzmanına denk gelme.
Adamını bulmak: Bir işi yapabilecek ya da hâlledebilecek kişiyi bulmak.
Adım atmak: Bir işe ilk kez girişmek. Adım atmamak: Gitmemek, uğramamak.
Adımını attırmamak: Girmesine engel olmak.
Adımını geri almak: Başlanan işten dönmek.
Adımlarını sıklaştırmak: Daha küçük ve çabuk adımlar atarak hızlı yürümek.
Afyonunu patlatmak (birinin): argo. Kendi keyfine dalmış olan birini öfkelendirmek.
Ağına düşürmek: Tuzağına düşürmek.
Ağaca çıksa pabucu yerde kalmaz: Davranışlarına engel olacak hiçbir takıntısı yok.
Ağır aksak yürümek: Pek yavaş ilerlemek.
Ağır almak: Bir işte yavaş davranmak.
Ağır basmak: mec. Gücü etkisi veya özelliği daha üstün ve belirgin olmak.
Ağır kaçmak: şaka. Gücendirici olmak.
Ağır satmak: Nazlanmak.
Ağırdan almak: İşi süresinde bitirmemek. Ağırlığınca altın değmek: Çok değerli olmak.
Ağız açmak: Söz söylemek, konuşmak.
Ağız açtırmamak: Çok konuşarak başkalarının söz söylemesine, konuşmasına engel olmak.
Ağız ağıza vermek: İki kişinin başkaları işitmeyecek biçimde konuşması.
Ağız aramak: Öğrenmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak.
Ağız birliği etmek: Söz birliği etmek.
Ağız kalabalığına getirmek: Birini gereksiz sözler söylemek yolu ile şaşırtmak.
Ağız yapmak: Birini kandırma, amacıyla, düşüncelerini başka türlü gösterecek biçimde konuşmak.
Ağız yaymak: Dürüst konuşmaktan kaçınmak.
Ağza düşmek: Dedikodu konusu olmak.
Ağza koyacak bir şey: Yiyecek bir şey.
Ağza tat, boğaza feryat: Az miktarda yiyecek
Ağızda sakız gibi çiğnemek: Bir söz veya düşünceyi sık sık tekrarlayıp durmak.
Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye şaşkınlıkla bakan, şaşıran.
Ağzı açık kalmak: Çok şaşırmak, şaşakalmak.
Ağzı burnu yerinde: Oldukça güzel, yakışıklı.
Ağzı dili tutulmak: Beklenmedik bir durum karşısında heyecanlanmak, hayranlık duymak.
Ağzı dolu dolu konuşmak: Heyecanlı konuşmak.
Ağzı havada: Çevresinden habersiz, şaşkın.
Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek.
Ağzı kulaklarında: Çok sevinçli, mutlu.
Ağzı oynamak: Bir şeyler yemek, ya da konuşmak.
Ağzı sulanmak: İmrenmek.
Ağzı torba değil ki büzesin: Herkesin dedikodu yapmasının önüne geçilemeyeceğini anlatır.
Ağzına almamak: Söz konusu etmemek.
Ağzına atmak: Yemek için ağza koymak.
Ağzına bakakalmak: Sözlerine hayran kalmak.
Ağzının içine bakmak: 1) Ne söyleyeceğini beklemek. 2) Onun sözüne göre davranmak.
Ağzına baktırmak: Kendini zevk ile dinletmek.
Ağzına bir kemik atmak: Birini, ona küçük bir çıkar sağlayarak susturmak.
Ağzına bir parmak bal çalmak: Birini tatlı sözler söyleyerek veya çeşitli hediyeler vererek bir süre için kandırmak, veya oyalamak.
Ağzına burnuna bulaştırmak: Bir işi beceremeyip berbat etmek, bozmak.
Ağzına geleni söylemek: Nezaket dışına çıkarak ağır ve kırıcı sözler söylemek.
Ağzına gem vurmak: Susturmak, söyletmemek.
Ağzına kira istemek: Söylemesi beklenen şeyi söylemekte nazlı davranmak.
Ağzına sürmemek: Bir şeyden hiç yememek.
Ağzına tıkamak: Konuşmasına engel olmak.
Ağzına tükürmek: Birini küçültmek üzere küfür olarak kullanılan uygunsuz sözler sarf etmek.
Ağzına vur, lokmasını al: Yumuşak huylu kimseye her istenileni kolaylıkla yaptırabilme anlamında.
Ağzına verilmesini beklemek: Çalışmayıp işlerinin başkaları tarafından yapılmasına beklemek.
Ağzında bakla ıslanmamak: Sır saklamamak.
Ağzında büyümek: Sevmediğinden veya içi almadığından yutmamak.
Ağzında gevelemek: Açıkça söylememek.
Ağzından bal akmak: Çok tatlı konuşmak.
Ağzından çıkanı kulağı duymamak: Sözlerini tartmadan söylemek.
Ağzından çıt çıkmamak: Hiç konuşmamak.
Ağzından düşmemek: Her zaman sözünü etmek.
Ağzından girip burnundan çıkmak: Türlü yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, kandırmak.
Ağzından lâkırdı almak: Karşısındakini konuşturarak birtakım gizli şeyleri öğrenmek.
Ağzından lokmasını almak: Birinin hakkı olan şeyi ondan almak.
Ağzını açacağına gözünü aç: Bazılarını uyarmak için "dikkatli ol uyanık ol!" anlamında kullanılır.
Ağzını açıp gözünü yummak: Öfke ile ağzına gelen bütün ağır sözleri söylemek.
Ağzını bozmak: Kaba konuşmak, küfretmek.
Ağzım burnunu çarşamba çanağına çevirmek (veya pazarına): Kırıp parçalamak, dökmek.
Ağzını havaya açmak (veya poyraza): alay. Umduğunu elde edememek.
Ağzını hayra aç:Kötü ihtimaller söz konusu edildiğinde gerçekleşmemesi dileği ile söylenir.
Ağzını kiraya vermek: Kendini de ilgilendiren bir konuda düşüncesini söylememek.
Ağzını sıkı tutmak (veya pek): Sır vermemek.
Ağzının tadını bilmek: 1) Güzel yemeklerden anlamak. 2) Her şeyin güzelini, iyisini bilmek.
Ağzını yoklamak: Birinin bir şey hakkında bildiğini kendisine sezdirmeden söyletmeye çalışmak.
Ağzının içine baktırmak: Sözlerini seve seve ve dikkatli dinletmek.
Ağzının içine girmek: 1) Birine çok yanaşmak, iyice sokulmak. 2) Hayranlıkla, büyük bir zevkle seyredip dinlemek.
Ağzının içi yangın yerine dönmek: Ağzının tadı bozulmak veya tat alma duyusunu yitirmek.
Ağzının payını vermek: Verilen karşılıkla bir kimseyi söylediğine veya yaptığına pişman etmek.
Ağzının perhizi yok: Ağzına geleni söyler.
Ağzının tadı bozulmak: Kurulu düzeni bozulmak.
Ağzının tadını kaçırmak: Bir kimsenin kurulu düzenini bozmak neşesini, keyfini bozmak.
Ahbap çavuşlar: tkz. Her vakit birlikte görülen ve birbirine çok bağlı olan arkadaşlar için söylenir.
Ahıra çevirmek: Bir yeri pis, bakımsız, dağınık, harap duruma getirmek.
Ahrette on parmağı yakasında olmak: Kendisine karşı sorumlu olandan ahrette davacı olmak.
Ak sakaldan yok sakala gelmek: Çok yaşlanıp iyice kuvvetten düşmek.
Akla karayı seçmek: Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek, güçlüklerle karşılamak.
Akıl var, yakın var: Kafa yormaya gerek yok.
Aklı başka yerde olmak: Başka şeyler düşünmek.
Aklı bir yerde olmak: Düşünülmesi gerekenden başka bir şey düşünmek.
Aklı fikri bir şeyde olmak: Hep aynı şeyi düşünmek ve bu konuda yoğunlaşmak.
Aklına turp sıkayım: tkz. Birinin düşüncesini ve yaptığını beğenmemek.
Aklını basma almak: Akılsızca davranışlarda bulunmaktan kendini kurtarmak.
Aklını bozmak: Bir şey üzerine düşerek hep onunla uğraşıp durmak.
Aklının terazisi bozulmak: Akıllıca olmayan davranışlarda bulunacak bir duruma düşmek.
Aklınla bin yaşa: şaka. Akla yakın görülmeyen bir düşünce ileri sürene söylenir.
Akmasa da damlar: Az çok bir gelir sağlar.
Akşam ahıra sabah çayıra: Hayatta yiyip içip yatmaktan başka kaygısı olmayanlar için söylenir.
Akşamdan kavur, sabaha savur: Kazandığını günü gününe harcayan, tutumsuz kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Alı al, moru mor: Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş olmak.
Alavere dalavere yapmak: Yalanla dolanla veya hile ile iş görmek.
Alay gibi gelmek: İnanılacak gibi olmamak.
Alayında olmak: İşi önem vermeyerek yapmak veya işi şaka konusu yapmak.
Alçacık dağları ben yarattım demek: Çok kurumlu olmak, kendini çok beğenmek.
Alın teri ile kazanmak: Hak ederek, çalışarak, emek vererek kazanmak.
Alnına kara sürmek: Bir kimsenin haksız yere kötü tanınmasına yol açmak.
Alnında yazılmış olmak: Bir olayın, kişinin başına gelmesini Allah'ın buyurmuş olduğuna inanmak.
Alnını karışlamak: Meydan okumak.
Alnının akı ile: Ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, şerefiyle, başarı göstermiş olarak.
Alış verişi kesmek: Biriyle ilgisi kalmamak.
Ali'nin külahını Veli'ye, Veli'nin külahını Ali'ye giydirmek: Birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
Allah bereket versin: Bir kazanç karşısında durumundan hoşnut olmayı belirtir.
Allah inandırsın: İnanılması pek kolay olmayan bir şey anlatırken yemin yerine söylenir.
Allah acısını unutturmasın: Allah bu acıyı unutturacak daha büyük bir acı göstermesin.
Allah akıl fikir versin: Akılsızca bir davranışta bulunanlar için kullanılır.
Allah aratmasın: Yakınılacak bir durumda, "Allah daha kötüsünü göstermesin", anlamında kullanılır.
Allah bana, ben de sana: Şimdi sana borcumu ödeyecek param yok, kazanırsam öderim.
Allah bir yastıkta kocatsın: Yeni evlenenlere, "bir arada yaşlanın", anlamında söylenen bir dilek.
Allah düşmanıma vermesin: Anlatılan bir kötülüğün büyüklüğünü belirtmek için söylenir.
Allah Halil İbrahim bereketi versin: Allah daha çok versin, bereket versin.
Allah sağ gözü sol göze muhtaç etmesin: Allah kimseyi kimseye, en yakınlarına bile muhtaç etmesin.
Allah var: Doğrusunu söylemek gerekirse.
Allah yarattı dememek: Kıyasıya dövmek.
Allah yazdı ise bozsun: Gerçekleşmesi istenmeyen bir olay veya durum için kullanılır.
Allah yürü ya kulum demiş: Az zamanda çok kazananlar ve işinde çok ilerleyenler için söylenir.
Al benden de o kadar: tkz. Ben de aynı durumdayım veya ben de aynı düşüncedeyim.
Al birini, vur ötekine (veya birine): Hiçbiri işe yaramaz, hepsi bir ayarda.
Al gülüm ver gülüm: 1) İki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları. 2) Bir kimseye yapılan hizmetin hemen karşılığını bekleme durumu.
Al takke ver külah: Çekişe çekişe anlaşmak.
Aldığı abdest ürküttüğü kurbağaya değmemek: Sağladığı yarar, verdiği zararı karşılamamak.
Alıp sattığı olmamak: Hiç ilgisi bulunmamak.
Alıp satmaz görünmek: İlgisiz görünmek.
Alt yanı çıkmaz sokak: Sonu gelmeyen, sonuç alınamayan işler için söylenir.
Altı alay üstü kalay: İçi, dışı gibi özenilmiş olmayan şeyler için söylenir.
Altı kaval, üstü şişhane: Altı, üstüne uymaz.
Altı yaş olmak: Böyle bir işe girişmekte sakıncalar bulunduğu anlaşılmak.
Altında kalmamak: Karşılığını vermek, gördüğü iyilik veya kötülüğü karşılıksız bırakmamak.
Altından Çapanoğlu çıkmak: Girişilen işte başa dert olacak bir durumla karşılaşmak.
Altından kalkamamak: Bir işi başaramamak.
Altını çizmek: Önemini belirtmek.
Altını üstüne getirmek: Söz veya tutumuyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek.
Alttan almak: Sen konuşan birine karşı yumuşak ve olumlu davranmak.
Altın adı pul oldu, kız adı dul oldu: Uygunsuz davranışları yüzünden temiz kişiliği lekelendi.
Altın adını bakır etmek: Kötü işler yaparak temiz ve parlak ününü karartmak.
Altın kesmek: Çok para kazanır olmak.
Altın leğene kan kusmak: Varlık içinde hastalık veya sıkıntı çekerek yaşamak.
Altın topu: Güzel ve tombul kucak çocukları için bir benzetme sözü olarak kullanılır.
Aması var: Bilinmeyen, sakıncası veya kusurları olan şeyler için söylenir.
Anam avradım olsun: argo. Birini kesin olarak inandırmak için söylenen çok kaba bir yemin.
Anan yahşi baban yahşi: Birini, bir işe razı etmek için gereğinden çok överek yumuşatmak amacı güdüldüğünü başkasına anlatırken kullanılır.
Ananın ak sütü gibi (heîâl olsun): Anamın sütü bana nasıl helâl ise, bu da sana öyle helâl olsun.
Anası ağlamak: Çok sıkıntı çekmek.
Anası danası: Soyu sopu, bütün aile.
Anasından doğduğuna pişman: 1) Çok tembel, üşengeç. 2) Canından bezmiş.
Anasından doğduğuna pişman etmek: Çok eziyet etmek, çok üzmek bezdirmek.
Anasından emdiği süt burnundan gelmek: Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek.
Anasını ağlatmak: kaba. Bir kimseye çok eziyet etmek, çok sıkmtı çektirmek.
Anasının gözü: argo. Çok kurnaz, dalavereci.
Anasının nikâhını istemek: Bir şeye değerinden çok para istemek.
Anahtarı beline takmak: Yönetimi ele almak.
Aptal yerine koymak: Anlamaz, bilmez sanmak.
Ar belâsı: Namusuma dil uzatılır belası.
Ar damarı çatlamış: Utanması kalmamış.
Ar namus tertemiz: Utanması olmayan.
Ar ve haya perdesi yırtılmak: Utanmamak.
Ar yılı değil, kâr yılı: Birinin sıkılmayı bir yana bırakarak yalnız çıkarma baktığı anlatılırken söylenir.
Arada kalmak: İki tarafı uzlaştırmak üzere araya girme dolayısıyla güç duruma düşmek.
Aradan çekilmek: O olayla ilgilenmemek.
Aralarında dağlar kadar fark olmak: Aralarında her yönden büyük ayrılıklar bulunmak.
Aralarından su sızmamak: Birbirleriyle çok yakın, sıkı fıkı arkadaşlık kurmak.
Aralarını bulmak: Birbirleriyle anlaşamayan iki kişiyi uzlaştırmak, barıştırmak.
Arası hoş olmamak: 1) 0 şeyden hoşlanmamak. 2) Aralarında, geçimsizlik olmak.
Araya soğukluk girmek: Dostluk bağı gevşemek.
Arayı açmak: Aradaki uzaklık artmak.
Arayı soğutmak: Zaman geçmek, eski yakınlık, dostluk kalmamak.
Arayı yapmak: 1) Araları açılmış iki kişiyi barıştırmak. 2) Arası açılmış kimse ile barışmak.
Aramak taramak: Dikkatle aramak, çok aramak.
Arap gibi olmak: Simsiyah olmak, kararmak.
Arap olayım (şaka yollu): Söylenen bir şeyin doğruluğuna inandırmak için söylenir.
Arı gibi sokmak: İğnelemek, acı söz söylemek.
Arkada bırakmak: Birinden daha ileri gitmek.
Arkadan vurmak: mec. Bir kimsenin kendisine güvenen ve inanan birine gizlice kötülük etmesi.
Arkasında dolaşmak: Bir işi yaptırmak için ilgili veya yetkili bir kimsenin uğradığı yerlere giderek görüşme fırsatı aramak.
Armutun sapı var, üzümün çöpü var demek: Her şeye kusur bulmak, hiçbir şeyi beğenmemek.
Ardından atlı kovalamak: Bir işi gereksiz bir telâşla yapanlar için söylenir.
Ardından sapan taşı yetişmez: Bir kimsenin çok hızlı gittiğini anlatmak için kullanılır.
Aslı astarı: İşin iç yüzü, gerçek şekli.
Astığı astık, kestiği kestik: Acımasız, çok sert veya istediği gibi davranan kimseler için kullanılır.
Astarı yüzünden pahalı olmak: Bir işin ayrıntılarına harcanılan para veya emek, elde edilen sonucun değerini aşmak, masraflı olmak.
Aşağıdan almak: Sert konuşan bir kimseye yumuşak bir dil kullanmak, alttan almak.
At başı gitmek: Eşit durumda olmak.
At çalındıktan sonra ahırın kapısını kapamak: İş işten geçtikten sonra önlem almak.
At hırsızı gibi: Kılık kıyafeti ve tutumu güven vermeyen kişiler için söylenir.
At izi it izine karışmak: İyiyi kötüden ayıramaya-cak bir durum ortaya çıkmak.
At koşturmak: Geniş, alabildiğine rahat hareket edebilecek bir ortam yaratmak veya bulmak.
At var, meydan yok: Yapacak güç var, ama kullanma imkânı yok.
Ata et, ite ot vermek: Bir işi ters yapmak.
Atı alan Üsküdar'ı geçti: Fırsatın kaçırıldığını, artık yapılacak bir şey kalmadığını anlatır.
Atın ölümü arpadan olsun: Çok sevilen bir şey yapılırken veya sevilen bir yiyecek yenilirken sonuç kötü de olsa katlanılacağını anlatır.
Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu önemli görevden daha aşağı bir göreve getirilmek.
Atadan babadan görmek: Gelenek hâlinde eskiden beri bilmek, yapmak, uygulamak.
Ateş bacayı sarmak: Bir olayın, önüne geçilemez, tehlikeli bir durum alması.
Ateş olsa cürmü kadar yer yakar: Hasmın pek önemsenmediğini anlatır.
Ateş püskürmek: Şiddetli, öfkeli konuşmak.
Ateş saçmak: Çok kızmak, çok öfkelenmek.
Ayak çekmek: mec. Kandırmaya çalışmak.
Ayak diremek: Bir düşünceyi, bir davranışı sonuna kadar sürdürmek, tutumundan şaşmamak.
Ayak sürümek: 1) Verilen bir işi ağırdan almak. 2) Gönderilen yere isteği ile gitmemek.
Ayak uydurmak: mec. Kendi gidiş ve davranışını başkasmmkine benzetmek.
Ayak yapmak: Birini aldatmaya, çalışmak.
Ayağa kaldırmak: Telâş ve heyecana düşürmek.
Ayağa kalmak: mec. Telâşlanmak, heyecanlanmak. İyi olmak, iyileşmek.
Ayağı alışmak (veya) alışmamak: Bir yere sürekli gitmek veya gitmemek.
Ayağı dolaşmak: Yürürken telâştan ayakları birbirine takılmak.
Ayağı düze basmak: Güçlükleri yenerek ilerisinden korkmayacak bir duruma gelmek.
Ayağı yerden kesilmek: Bir taşıta binip yaya yürümekten kurtulmak.
Ayağına bağ olmak: Bulunduğu yerden ayrılmasına veya yaptığı işi sürdürmesine engel olmak.
Ayağına bağ vurmak: Önüne engel çıkarmak.
Ayağına çelme takmak: Birinin işinde yükselmesine engel olmak.
Ayağına getirmek: Sıra, saygı gözetmeksizin birinin yanma gelmesini sağlamak.
Ayağına gitmek: Alçak gönüllülük ederek veya saygı göstererek birinin yanma varmak.
Ayağına ip takmak: Bir kimseyi çekiştirmek.
Ayağına kapanmak: Alçalırcasma yalvarmak.
Ayağına kira istemek: Gelmeye nazlanmak.
Ayağına üşenmemek: Hamarat olmak, ayak işlerini bıkmadan, yorulmadan yapmak.
Ayağını bağlamak: Engel olmak.
Ayağını kesmek: Artık uğramaz olmak.
Ayağını denk almak: Başkalarından gelebilecek kötülüklere karşı uyanık davranmak.
Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bulup birinin işinden veya görevinden uzaklaştırılmasını sağlamak.
Ayağının altına karpuz kabuğu koymak: Bir kimseyi bir düzenle işinden uzaklaştırmak.
Ayağının bağını çözmek: 1) Karısını boşamak; 2) Serbest davranmasını engelleyen ilişkilere son vermek.
Ayağının bastığı yerde ot bitmez: Uğradığı yere bereketsizlik, uğursuzluk getirir.
Ayağının tozu ile: Gelir gelmez, dinlenmeden.
Ayağının türabı olmak: Birinin başka birine bağlanıp onun her emrini yerine getirmesi.
Ayaklarına kara su inmek: Uzun süre ayakta kalmak veya yürümekten çok yorulmak.
Ayaklarının ucuna basmak: Çok yavaş, sessiz, gürültü yapmamaya özen göstererek yürümek.
Ayakaltında bırakmak: Ezilmesine, yok olmasına göz yummak, korumamak.
Ayakaltında dolaşmak: Gereksiz yere herkesin işine engel olacak biçimde ortalıkta dolaşmak.
Ayaz kesmek: Uzun süre soğukta kalıp üşümek.
Ayı yavrusuyla oynuyor: İri ve yetişkin birinin, ufak tefek birine, el şakası yapması veya gücünü onda denemesi karşısında ayıplama yollu söylenir.
Ayının kırk türküsü var, kırkı da ahlat üstüne: Hep aynı şeyi ve hikâyeyi anlatmak.
Ayıya kaval çalmak: Anlayışsız bir kimseye bir şey anlatmaya çalışmak.
Ayıyı vurmadan postunu satmak: Henüz ele geçmemiş bir şey üzerinde hesap yapmak.
Ayılıp bayılmak: 1) Birini kendinden geçercesine sevmek. 2) Aşırı ölçüde sinir bunalımları geçirmek.
Ayıptır söylemesi: 1) "Bunu söylemek size karşı saygısızlık olacak ama söylemek zorundayım" anlamında özür dilemek için kullanılır.
Aynı yolun yolcusu: Sonları birbirine eş olan.
Ayranım budur, yarısı sudur: Yapılan bir işin yarım yamalak olduğu bildirilmek için kullanılır.
Ayrı düşmek: mec. Uyuşmamak.
Ayrısı gayrısı olmamak: Birbirinden hiçbir şey esirgemeyecek durumda olmak.
Ayrıntılara inmek: Bir konuyu en küçük noktasına kadar inceleyip araştırmak.
Ayva göbekli: Göbeği çukur olan kimse.
Ayvayı yemek: argo. Kötü duruma düşmek.
Az buz olmamak: Azımsanacak kadar olmamak.
Aza çoğa bakmamak: Olanla yetinmek.
Azı çoğa saymak: Verilen küçük bir armağanı çok değerli ve kabul etmek.
Azrail'e bir can borcu olmak: 1) Nasıl olsa öleceğini kabul etmek. 2) Hiç kimseye borcu kalmamak, bütün borçlarından kurtulmak.
Azrail'le burun buruna gelmek: Ölümle karşı karşıya gelmek.

__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 5 üyemiz:
Alt 29.07.12, 12:21   #3 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- B -


Barutla oynamak: Tehlikeli işlerle uğraşmak.
Basamak yapmak: mec. Bir durumu daha yükseğine erişmek için araç olarak kullanmak.
Basireti bağlanmak: İyi düşünememek.
Baskın çıkmak: Üstünlüğünü göstermek.
Basıp gitmek: Birden bire gitmek.
Bastığı yeri bilmemek: 1) Çok sevinmek. 2) Şaşkınlıktan durumunu kontrol edememek.
Baston gibi: Dimdik duran veya yürüyen kişi.
Baş ağrısı olmak: Sıkıntı vermek, uğraştırmak.
Baş ağrıtmak: Tedirgin etmek, bıkkınlık vermek.
Baş alamamak: Çok uğraşılan bir konu yüzünden vakit ve fırsat bulamamak.
Baş aşağı düşmek: Kişiliğinden kaybederek toplum içindeki durumu sarsılmak.
Baş başa: Biriyle bir kenara çekilip konuşmak.
Baş döndürmek: Başarıdan, gururdan, sevinçten çok mutlu duruma getirmek.
Baş edebilmek: Bir kimseyi yola getirmeye veya bir şeyi yapmaya gücü yetmek.
Baş eğmek: Direnmeyip buyruk altına girmek.
Baş etmek: Gücü yetmek.
Baş göstermek: Belirmek, ortaya çıkmak.
Baş göz etmek: hlk. Evlendirmek.
Baş komak: Birşey uğruna ölümü göze almak.
Baş tutmak: Elebaşı olmak.
Baş üstünde tutmak: Çok iyi ağırlamak.
Baş vermek (Çıban): Olgunlaşmak.
Başa güreşmek: mec. En üstün sonucu elde etmek için mücadele vermek.
Başı bağlanmak: 1) Biri evlendirilmek. 2) Birini yandaş olarak kazanmak, kendi yanında tutmak.
Başı bütün: Eşi hayatta olan karı veya koca.
Başı çatlamak: Başı çok ağrımak.
Başı için (birinin): "Çocuğunuzun başı için"; "annenizin başı için", gibi sözlerle değerli bir kişi ortaya konarak kullanılan ant veya yalvarma sözü.
Başı kalabalık: Yanında bir işi konuşamayacak kadar çok kimse var.
Başı kazan gibi olmak: Başında çok ağrı ve uğultulu bir sersemlik olmak.
Başı yastığa düşmek: Yorgunluktan veya güçsüzlükten uykuya dalmak.
Başı yerde: Utançla, kırgınlıkla, üzüntüyle.
Başı yukarda: Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş.
Başım gözüm üstüne: Belirtilen istekleri içtenlikle yapmayı kabul etmeyi anlatır.
Başına balta kesilmek: Sürekli istemek, ısrar etmek, inat etmek.
Başına bir hâl gelmek: 1) Kötü duruma uğramak. 2) Ölüm ihtimalini bildirmek için kullanılır.
Başına buyruk: Kimseden izin almaksızın dilediği gibi davranan.
Başına çıkarmak: Şımartmak, çok yüz vermek.
Başına çorap örmek: Birine, haberi olmadan kötü duruma düşürücü davranışta bulunmak.
Başına dert etmek: Bir şeyi üzüntü konusu yapmak.
Başına devlet kuşu konmak: Beklemediği büyük bir nimeti ele geçirmek.
Başına dikmek: Birini veya bir şeyi korumak için bir kimseyi görevlendirmek.
Başına geçmek: 1) Görevi altında bulundurmak. 2) Bir yönetimini ele almak. 3) Bir işi yapmaya başlamak.
Başına iş açmak: Uğraştırıcı ve üzücü bir işin çıkmasına yol açmak.
Başına taç etmek: Çok değer vermek.
Başına vur, ağzından lokmasını al: Uysal ve sessiz kimseler için kullanılır.
Başında kavak yeli esmek: 1) Sorumluluk duygusundan uzak, zevk eğlence peşinde koşmak. 2) Gerçekleşmeyeceğini düşünerek vakit geçirmek.
Başında paralansın: Yapılan bir iyilik çok söylendiğinde o iyiliğin artık istenmediğini belirtir.
Başında torbası eksik: Eşek gibi bir adam.
Başından almak: Kurtulmak.
Başından büyük işlere girişmek: Gücünün üstünde olan işlere kalkışmak.
Başından korkmak: Hayatından kaygı duymak.
Başını alamamak: Bir şeyden kurtulamamak.
Başını alıp gitmek: İzin almadan ve gideceği yeri bildirmeden gitmek, sıvışmak.
Başını bağlamak: Nişanlamak ya da evlendirmek.
Başını bir yere bağlamak: Birini bir işe yerleştirmek, işsizlikten, başıboşluktan kurtarmak.
Başını dik tutmak: Onurunu korumak.
Başını dinlemek: Sessiz, sakin kalmak.
Başını döndürmek: 1) Mutluluktan yarı sarhoş duruma getirmek. 2) Kendine hayran bırakmak.
Başını gözünü yarmak: Bir işi kötü yapmak.
Başını kaldırmamak: 1) Bir işi aralıksız sürdürmek. 2) Iyileşememek, yataktan çıkmamak.
Başını yemek: Yok olmasına sebep olmak.
Başının çaresine bakmak: Kimseden yardım görmeden kendi işini kendi yapmak.
Başının derdine düşmek: Başka bir şeyle ilgilenmeyecek kadar sıkıntılı durumda bulunmak.
Başının dikine gitmek: Kendi görüşünün en iyi olduğuna inanarak kimsenin, uyarısını dinlememek.
Başının etini yemek: Karşısındakini bezdirinceye, bıktırmcaya kadar sürekli konuşmak.
Başının gözünün sadakası: Başa gelecek bir belâyı savmak veya önlemek için yapılan bağış.
Başta gelmek: Üstün durumda olmak.
Başta taşımak: Çok saygı göstermek.
Baştan aşmak: Pek çok olmak, pek çoğalmak.
Baştan çıkarmak: Doğru yoldan saptırmak.
Baştan kara gitmek: Sonunu düşünmeyerek hesapsız ve batarcasma yaşamak.
Başı boş bırakmak: mec. Hiçbir şart koşmadan,onu kendi havasına bırakmak.
Battı balık yan gider: İşler kötü gittiğine göre artık istenildiği gibi davranılabilir.
Bayrak gibi: Kendini belli edecek bir biçimde.
Bayram haftasını mangal tahtası anlamak: Sözü, konu ile ilgisiz biçimde ters anlamak.
Bayram koçu gibi: Gösterişli ve zevksiz bir biçimde üslenmiş olan.
Bayramda seyranda: Seyrek olarak, arada sırada.
Bayramdan bayrama: Çok seyrek olarak.
Beli bükülmek: Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamayacak duruma düşmek.
Belini bükmek: Çaresizlik içinde bırakmak.
Belini doğrultmak: Yeniden durumunu düzeltmek.
Belinden gelmek: Birinin dölü olmak.
Belâsını bulmak: Hak ettiği cezayı görmek.
Beleşe konmak: Emeksiz, parasız elde etmek.
Ben hancı, sen yolcu oldukça: Özel ilişkilerimiz sürüp gittikçe seninde bana işin düşer.
Benden söylemesi: Ben üzerime borç saydığım şeyi söyledim, kendimi suçlu saymam.
Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur: "Çok çalışmasına karşılık verimli ve yararlı olmuyor" anlamında kınama veya eleştiri belirtmek için kullanılır.
Benzi sararmak: Yüzünün rengi solmak.
Benzine kan gelme: Sağlıklı duruma gelmek.
Benliğinden çıkmak: Değişmek.
Beş paralık olmak: Kusurları açığa çıkmak.
Beşikten mezara kadar: Ölünceye kadar.
Beşlik simit gibi kurulmak: Kendine değer vererek bir yere yayılıp oturmak.
Beyni bulanmak: 1) Sersemlemek, düşünemez olmak. 2) Kötü bir şey sezinlemek.
Beyni karıncalanmak: Zihin yorgunluğundan düşünemez olmak.
Beyni kaynamak: Aşırı sıcaktan sersemlemek.
Beyni sıçramak: Aklı faşından gitmek.
Beyni sulanmak: Bunamak.
Beyninde şimşekler çakmak: 1) Çok üzülmek, sarsılmak. 2) Zihninde birden bir düşünce doğmak.
Beyninden vurulmuşa dönmek: Beklenmedik bir durum karşısında çok üzülmek, şaşırmak.
Bıçak bıçağa gelmek: Bıçakla birbirine saldıracak kadar zorlu kavga etmek.
Bıçak kemiğe dayanmak: Çekilen sıkıntı artık katlanılamayacak bir duruma gelmek.
Bıraktığım çayırda ödüyorsun: hlk. Uzun süredir hiçbir ilerleme ve değişiklik gösteremiyorsun.
Bıyık altında gülmek: Birinin durumuna belli etmemeye çalışarak gülümsemek.
Bıyığını silmek: Bir işi olmuş bitirmiş sayarak onunla uğraşmaktan vazgeçmek.
Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir etkiye aldırış etmeyerek doğru bildiği davranışı sürdürmek.
Bildiğini okumak: Herkes ne derse desin bildiği, istediği gibi davranmak.
Bildiğini yedi mahalle bilmez: Bir kimsenin çok kurnaz, çok bilmiş olduğunu anlatır.
Bin derde deva: Pek çok işe yarayan.
Bin dereden su getirmek: Birini kandırmak için birçok sebep ileri sürmek, dil dökmek.
Bin kalıba girmek: Birbirine benzeyen birçok iş yapmak, sürekli olarak düşünce değiştirmek.
Bin pişman olmak: Çok pişman olmak.
Bin tarakta bezi olmak: Birçok işle uğraşmak.
Bin zahmetle: Çok zor, büyük zorlukla.
Bini aşmak: Çok fazla olmak.
Bini bir paraya: Pek çok ve ucuz.
Bir elinin verdiğini öbür elin duymasın: Yapılan bir iyilik gizli tutulmalı, onunla övünülm emelidir.
Bir arpa boyu: Çok az, ilerlemek.
Bir atımlık barutu olmak: Bir konuda yapabileceği çok az şeyi bulunmak.
Bir ayağı çukurda olmak: Çok yaşlanmış olmak.
Bir baltaya sap olmak: Belirli bir işi olmak.
Bir bardak suda fırtına koparmak: Önemsiz, küçük bir sorunu büyütmek.
Bir ben, bir de Allah bilir: Sıkıntılı durumlarda söylenilen bir deyimdir.
Bir biçimine getirmek: Çözüm yolu bulmak.
Bir bu eksikti: Sıkıntılı durum varken bir yenisinin çıkması üzerine söylenir.
Bir çırpıda: Bir ele alışta, çabuk, çabucak.
Bir çuval inciri berbat etmek: Düzelmekte olan bir durumu yersiz, yanlış davranışlarla bozmak.
Bir dediği bir dediğini tutmamak: Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.
Bir dediği iki olmamak: Her istediği yapılmak.
Bir deri bir kemik kalmak: Çok zayıflamak.
Bir dikili ağacı olmamak: Malı mülkü olmamak.
Bir dostluk kaldı: Az bir mal kalınca satıcıların kullandığı bir özendirme sözü.
Bir dudağı yerde bir dudağı gökte: Masallardaki dev gibi korkunç ve çirkin.
Bir elle verdiğini öbür elle almak: Yapar göründüğü bir iyiliği, sağladığı bir çıkarla ödetmek.
Bir elmanın yarısı o, yarısı bu: Birbirlerine çok benzeyen kimseler için kullanılır.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır: İyilik küçük de olsa unutulmaz.
Bir gömlek aşağı: Bir derece daha düşük.
Bir gömlek fazla eskitmiş olmak: Birinden daha yaşlı ve daha görmüş geçirmiş olmak.
Bir göz gülmek: Hem gülüp hem ağlamak.
Bir gün evvel: Olabildiği kadar çabuk.
Bir günden bir güne: Hiç, hiçbir zaman.
Bir günlük beylik beyliktir: Hoşa giden bir durum, kısa da sürse çekici ve güzeldir.
Bir hâl olmak: 1) Bir şeyin çok tekrarlanması yüzünden bitkin duruma gelmek. 2) Huyu değişmek.
Bir hoş eylemek: Hüzünlendirmek.
Bir hoş olmak: 1) Şaşırmak. 2) Hüzünlenmek.
Bir kapıya çıkmak: Aynı sonuca varmak.
Bir kaşık suda boğmak: Bir kimseye çok kızmak veya çok öfkelenmek.
Bir kazanda kaynamak: Anlaşmak, uyuşmak.
Bir kol çengi (olmak): Şen sözler ve davranışlarla evresine neşe saçanlar için söylenir.
Bir tahtası eksik: tkz. Akılca eksik, yanm akıllı.
Bir taşla iki kuş vurmak: Bir davranışla birden çok yararlı sonuca ulaşmak.
Bir tek atmak: Bir kadeh içki içmek.
Bir torba kemik: Çok zayıf.
Bir tutmak: Eşit saymak, eşit görmek.
Bir yakadan baş çıkarmak: Bir çatı altında dirlik düzenlik içinde yaşamak.
Bir yaşına daha girmek: Şimdiye değin görmediği şaşılacak yeni bir şeyle karşılaşmak.
Bir yiyip bin şükretmek: Kötü durumda olanlara bakarak kendi durumunun değerini bilmek.
Birbiri üstüne gelmek: Arkası arkasına gelmek.
Birbirine düşmek: Araları açılmak.
Birbirine girmek: Kavga etmek, dövüşmek.
Birbirine katmak: Aralarını açmak, aralarım bozmak, olay çıkarmak.
Birbirini yemek: İki veya daha çok kimse birbirleriyle uğraşmak, birbirine kötülük etmek.
Birbirinin ağzına tükürmek: [ı]tkz.[/ı] Bir sorunda bir olayda sözleşmiş gibi, ağız birliği yapmak.
Bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek: Verimi az, zahmeti çok bir işte uğraşmak.
Biri eşikte biri beşikte: Ufak çocuğu çok olan kimseler için söylenir.
Bir kalem geçmek: Bir an için göz ardı etmek.
Biti kanlanmak: Sıkıntı içinde yaşarken birden para ve varlık yönünden güçlenmek.
Biz attık kemik diye, el kaptı ilik diye: Bizim işe yaramaz diye vazgeçtiğimiz şeyi başkaları değerli buldu.
Biz bize benzeriz: Aramızda fark yok.
Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz: Birbirimizi çok yakından tanırız; onun öyle bir üstün durumu olmadığını hepimiz biliriz.
Bizim gelin bizden kaçar, tutar ellere başını açar: Bize yabancı duran yakınımız, dostumuz, akrabamız başkalarına içtenlikle, yardım eder.
Boğaz boğaza gelmek: Zorlu kavga etmek.
Boğaz derdi: 1) Geçim için uğraşma. 2) Yemek pişirme, hazırlama sıkıntıları.
Boğaz içinde kavga var: Aşırı bir biçimde açlığını gidermeye çalışanlar için söylenir.
Boğazı inmek: Bademcikleri şişmek, iltihaplanmak.
Boğazına dizilmek: İsteksiz yemek, iştahı kesilmek.
Boğazına indirmek: Çok ve gelişi güzel yemek.
Boğazına sarılmak: Üstüne yürümek.
Boğazında düğümlenmek: Söylemek istediğini heyecan veya üzüntü yüzünden diyememek.
Boğazında kalmak: Ağzındaki lokmayı üzüntü dolayısıyla yutamaz duruma gelmek.
Boğazından geçmemek: Sevdiği bir kimsenin yokluğu veya yoksulluğu dolayısıyla bir yiyeceği yalnız başına yemekten üzüntü duymak.
Boğazını sıkmak: Bunaltmak, sıkıntı vermek.
Bol keseden: Bol bol, ölçüsüz, çok.
Borç bini aşmak: Pek çok borçlu olmak, borcunun altından kalkılamayacak duruma düşmek.
Borca batmak: Çok borçlu olmak.
Borusu ötmek: hlk. Sözü geçmek, yetkisi olmak.
Boş gezmek: İşsiz güçsüz dolaşmak.
Boş atıp dolu tutmak: Umutsuz olarak girişilen bir işten, iyi sonuç almak.
Boş bulunmak: 1) Dikkatsiz ve dalgın bulunmak. 2) Söylenmesi sakıncalı olan bir şeyi söyleyivermek.
Boş gözlerle bakmak: Anlamsız bakmak.
Boş koymak: Yoksun bırakmak, mahrum anlatmak.
Boy ölçüşmek: Yarışmak.
Boyu bacadan mı aştı?: Daha evlenecek yaşta olmayan kızlar için söylenir.
Boyu boyuna, huyu huyuna uymak: Eş veya arkadaşlar arasında her bakımdan uygunluk olması gerektiğini anlatır.
Boyun bir karış uzadı: alay. Gereği olmayan o işi yapmakla sanki yükseldin anlamında söylenir.
Boyuna boşuna bakmadan: Fizik yapısının gereğince gelişmemiş olmasını dikkate almadan.
Boyunun ölçüsünü almak: Kendi yetersizliğini ve beceriksizliğini anlamak ya da birinden beklediği yakınlığı görememek.
Boynuz isterken kulaktan olmak: Daha iyisini, mükemmelini ararken mevcut olanı yitirmek.
Boyun vermek: Buyruk altına girmek.
Boynu armut sapına dönmek: Çok zayıflamak.
Boynu eğri: Herhangi bir sebeple birine karşı direnecek veya söz söyleyecek durumda olmamak.
Boynu kıldan ince olmak: Haksız olduğu anlaşıldığında verilecek her cezaya razı olmak.
Boynunda kalmak: Bir sözü iletmediği veya birine ödenecek parayı ödemediği için üzerinde borç kalmak.
Bozuk para gibi harcamak: Değerini düşürecek biçimde bir kimseden yararlanmaya kalkışmak.
Bozuntuya vermemek: Bir kimsenin hoşa gitmeyen bir durumunda fark etmemiş gibi davranmak.
Böyle başa, böyle traş: Her kişiye, durumuna uygun şekilde davranmak gerekir.
Bu abdestle daha çok namaz kılınır: Bir tutum veya davranışın etkisinin sürekli olacağını anlatır.
Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur: Bu üzerinde durulmaya değmeyecek küçük bir kusurdur.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!: Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor, çelişiyor, anlamında.
Bu sıcağa kar mı dayanır?: Aşırı harcamalarla eldeki imkânların tükeneceğini anlatır.
Bu değdi bu değmedi diyerek: Birçok şey arasından, iyilerini seçmeye başlamışken önce beğenmeyip bıraktıklarını sonradan, yeniden seçip almak.
Bugünden yarına: Az zaman sonra.
Bugüne bugün: "Unutma ki", "şunu iyi bil ki" anlamında kullanılır.
Bukalemun gibi renkten renge girmek: Sürekli düşünce değiştirmek.
Bulup buluşturmak: Çaba göstererek bulmak.
Bulut gibi: Çok sarhoş.
Burnu sürtmek: Sıkıntı çektikten sonra, daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek. ,
Burnundan ayrılmamak: Yanından gitmemek.
Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiç söz söyletmemek, çok huysuz olmak.
Burnunu sıksan canı çıkacak: Çok zayıf ve güçsüz kimseler için kullanılır.
Burnunun dibine sokulmak: Çok yaklaşmak.
Burnunun ucunu görmemek: Çok sarhoş olmak.
Burnu havada: Kendini çok beğenmiş (olmak).
Buzlar çözülmek: mec. Aradaki soğukluk, dargınlık, gerginlik ortadan kalkmak.
Bülbül gibi bilmek: Çok iyi öğrenmiş olmak.
Bülbül gibi söylemek: Hiçbir şey saklamadan bildiklerini söylemek, itiraf etmek,
Büyük görmek: Kendini veya başkasını olduğundan üstün saymak, yüceltmek.
Büyük oynamak: mec. Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek.
Büyükle büyük, küçükle küçük olmak: Her yaş ve durumdaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak.
Büyüklük satmak: Gururlanıp üstünlük taslamak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 3 üyemiz:
Alt 29.07.12, 12:22   #4 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- C Ç -


Cadı kazanı: Dedikodunun, fesadın çok olduğu yer.
Can alacak nokta: Bir şeyin en önemli yeri.
Can baş üstüne: İstenilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatmak için söylenir.
Can beslemek: 1) Kaygısızca yiyip içip rahatına bakmak. 2) Başkasının yiyeceğini içeceğini sağlamak.
Can borcunu ödemek: Ölmek.
Can cana, baş başa: Herkesin kendi canının derdine düştüğü tehlikeli bir durumu anlatır.
Can çekişmek: Ölmek üzere bulunmak.
Can dayanmamak: Bir şey karşısında insanın dayanıklılığı elden gitmek. .
Can derdine düşmek: Ölüm korkusuna kapılmak.
Canı ağzına gelmek: Büyük bir tehlike karşısında ölecekmiş gibi bir korkuya kapılmak.
Canımı sokakta bulmadım: Tehlikeye veya herhangi bir sıkıntıya katlanmaya hiç niyetim yok.
Canına okumak: tkz. Berbat ve perişan etmek.
Canına tak demek: Dayanamaz duruma gelmek, sabrı kalmamak.
Canına yandığım: argo. Sevgi, hayranlık ve öfke gibi türlü duygular anlatır.
Canından geçmek: Ölmek için hazır olmak.
Canını bağışlamak: Öldürülmesi gerekirken birini öldürmekten vazgeçmek.
Canını cehenneme göndermek: argo. Öldürmek
Canını dar atmak: Bir tehlikeden güçlükle kurtularak bir yere sığınmak.
Canını sıkmak: Keyfini bozmak, neşesini kaçırmak.
Canını sokakta bulmak: Sağlığı korumak gerektiğini anlatan bir söz.
Canını vermek: 1) Kendini feda etmek. 2) Hiçbir şey esirgememek. 3) Bir şeye çok düşkün olmak.
Canını yakmak: 1) Acı verecek biçimde cezalandırmak. 2) Bir kimseyi, çok zarara sokmak.
Canının derdine düşmek: Canından başka bir şey düşünmeyecek kadar sıkıntıda olmak.
Can ciğer kuzu sarması: İçli dışlı, candan.
Cascavlak kalmak: Bütün imkânları elinden alınmış olarak ortada kalmak.
Cehenneme kadar yolu var: "Defolsun, istediği yere kadar gitsin, korkum yok" anlamında sövme.
Cehennemin bucağı: Çok uzak yer.
Cebi delik (kimse): Para tutmayan, parasız.
Cebinden çıkarmak: Birinden üstün olmak.
Cebine indirmek: Hakkı olmayan parayı almak.
Cebini doldurmak: Karşılaştığı elverişli durumlardan yararlanarak bol para kazanmak.
Cepten vermek: Kendi kesesinden, ödemek.
Ceddine lanet: "Soyunla sopunla birlikte Allah cezanızı versin!" anlamında ilenme sözü.
Cevher yumurtlamak: tkz. Değerli sözler söylendiğini sanarak saçmalayanlar için söylenir.
Cevabı (dikmek) yapıştırmak: hlk. Karşısındakinin beklemediği şekilde ters cevap vermek.
Ceviz kırmak: Yanlış tutum veya davranışta bulunmak, hata yapmak.
Cezasını bulmak: Hak ettiği kötü sona uğramak.
Cezasını çekmek: Yaptığı bir kusur veya tedbirsizliğin zararına uğramak.
Cılk etmek: Bozmak, çürütmek.
Ciğeri beş para etmemek: Değersiz olmak.
Ciğeri parçalanmak: Çok üzülmek.
Ciğeri yanmak: Çok acı ve sıkıntı çekmek, büyük bir acıya uğramak.
Ciğerimin köşesi: Çok sevdiğim.
Cin cin bakmak: Kurnazca bakmak.
Cin çalığı: Çarpık veya dış görünüşü çirkin olan insanlar için kullanılır.
Cin çarpmışa dönmek: Neye uğradığını bilemeyecek kadar kötü bir duruma düşmek.
Cin ifrit olmak: Son derece kızmak, öfkelenmek.
Cini tutmak: Çok sinirlenmek.
Cinler cirit oynamak: O yer ıssız olmak.
Çalmadan oynamak: Çok neşeli olmak, neşesini hareketleriyle belli etmek.
Çanı devirmek: Karşısındakini, kıracak bir söz söylemek, pot kırmak.
Çantada keklik: Kolay elde edilebilir olmak. Elde edilmesi pek kolay olan.
Çaptan düşmek: Çok iyi olan maddi ve manevi durumunu yitirmek. İşe yaramaz hale gelmek.
Çat şurada çat burada, çat kapı ardında: Çok sık yer değiştirir. Bir yerde belli bir zaman durmaz. Orada arandığında bulmak mümkün değildir.
Çayı görmeden paçaları sıvamak: Yapılacak bir iş için vakti gelmeden çok önce hazırlanmak. Gereği yokken hazırlık yapmak.
Çekirdekten yetişmek: İşe küçük yaşta başlamak. Bir ustanın yanında yetişmek.
Çelme takmak: Bir insanın yolunda giden işlerini engellemeye çalışmak. Hile, ve düzen ile bir kimseyi yıkmaya çalışmak. Yürüyen bir kimseye ayak takarak düşürmeye çalışmak.
Çenesi düşük: Gereksiz konuşan. Çok geveze.
Çenesini bıçak açmamak: Hiç konuşmamak. Üzüntüden dolayı susup hiç konuşmamak.
Çevir kazı yanmasın: Toplulukta pot kıran bir kişinin sözünü çevirip olayı hafifletmek istemesi durumunda alay yollu söylenir.
Çığırından çıkmak: Doğru yolu terk etmek, ayrılmak. İşin amacından sapması, istenmeyen bir hâl alması.
Çıra gibi yanmak: Bir şeyi kafaya takıp sonucunu kendine dert ederek sıkıntı içinde kalmak. Aşık olup sevda çekmek. Üzülmek, acı çekmek. Kurtuluş umudu olmadığı için bir sıkıntıya zorunlu olarak katlanmak .
Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: Korkum yok, çünkü suçlu değilim neden almayım.
Çil yavrusu gibi dağılmak: Darmadağınık hâle gelmek. Korkup sağa sola doğru kaçışmak.
Çingene çalar, kurt oynar: Kimin ne yaptığı belli değil. Karmakarışık bir durum.
Çivi çiviyi söker: Etkili bir olayın kişi üzerindeki etkisini, daha güçlü bir olay ortadan kaldırılabilir.
Çizmeden yukarı çıkmak: Kendisini aşan bir konuda görüş bildirmek.
Çocuk oyuncağı, hâline getirmek: Bir işin kıymetini bilmemek ve işin değerini düşürmek. Bu iş çok kolay yapılıyormuş duygusu uyandırmak.
Çürük tahtaya basmak: İncelemeden, sonu iyi bitmeyecek bir işe başlamak.


__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 29.07.12, 13:14   #5 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- D -


Dağ devirmek: Çok zor işleri başarmak.
Dağlara taşlara: Kötü bir durumdan söz edilirken "hepimizden ırak olsun" anlamında söylenir.
Daha iyisi can sağlığı: "Bulunabileceklerin en iyisi oldu", anlamında kullanılır.
Dalgaya getirmek: argo. Birinin dalgınlığından yararlanarak onu kandırmak.
Dala çıka: Büyük güçlüklerle.
Dalıp gitmek: Bir düşünce veya hayal ile bulunduğu ortamdan uzaklaşmak.
Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı: Yersiz ve saçma sözler karşısında söylenir.
Dam yandı, içindeki sıçan da yandı: "Bu, büyük bir kayıp, ama eskiden yol açtığı rahatsızlık da sona erdi." anlamında kullanılır.
Damdan çardağa atlamak: Hiçbir mantık bağı kurmadan konudan konuya geçmek.
Damdan düşer gibi: Birden ve yersiz konuşmak.
Damarını bulmak: Hoşlanabileceği biçimde davranıp uysallığını sağlamak.
Damarı kurusun: Birinin huysuzluğuna öfkelenil-diğinde, ilenme olarak söylenir.
Damarı tutmak: Kötü huyu, aksiliği depreşmek.
Damarına girmek: Birinin hoşlanacağı şeyler yaparak kendisini ona sevdirmek.
Damarına işlemek: Kötü bir huy edinip vazgeçmek.
Damgasını vurmak: Kötü bir yargıya varmak.
Danalar gibi bağırmak: Çok kuvvetle haykırmak.
Dananın kuyruğu kopmak: Beklenen veya korkulan sonuç gerçekleşmek.
Dar gelmek: Sıkıntı ve huzursuzluk vermek.
Dara düşmek: Para sıkıntısına düşmek.
Dara gelmek: Aceleye gelmek.
Darda bulunmak: Para sıkıntısı içinde bulunmak.
Darda kalmak: Paraca sıkıntı içine girmek.
Darısı başına: Bir başarı, bir mutluluk başkası için istendiğinde söylenir.
Darmadağın etmek: Dağıtmak, karıştırmak.
Davete icabet etmek: Çağırılı olduğu yere gitmek.
Davul boynunda, tokmak elinde: Sorumluluğu taşıyan biri olduğu hâlde, sözü geçen bir başkasıdır.
Davul çalmak: mec. Bir şeyi herkesin haber alabileceği biçimde ortalığa yaymak.
Davul çalsan işitmez: 1) Çok sağır. 2) Uykusu çok ağır, derin uykuda.
Davulu biz çaldık, parsayı başkası topladı: Biz Çalıştık, uğraştık, başkası yararlandı.
Defterini dürmek: Öldürmek.
Değirmen taşının altının altından diri çıkar: En ağır şartlarda bütün güçlükleri yener.
Değme gitsin: Deme karışma gitsin.
Değme keyfine: Konuşulan veya yapılan işten çok hoşlanıldığmı anlatmak için kullanılır.
Deli dana(lar) gibi dönmek: Ne yapacağını bilemeyerek şaşkınca davranmak.
Deli divane olmak: Mutlu olmak, bir kimseyi, bir şeyi aşırı derecede sevmek.
Deli kızın çeyizi gibi: Bir arada sergilenen ve birbirine yakışmayan eşya için söylenir.
Deli olmak: tkz. Çok sevmek.
Deli pösteki sayar gibi: Çok karışık, çok ayrıntılı, sıkıcı bir işle uğraşma.
Deli saraylı: Acayip biçimde giyinenler, takıp takıştıranlar için söylenir.
Delinin eline değnek vermek: Kötülük yapabilecek bir kimsenin davranışlarını kolaylaştırmak.
Deliye dönmek: Çok sevinmek.
Deli divane olmak: Aşırı derecede sevmek.
Deliğe tıkamak: argo. Tutuklamak, hapsetmek.
Dediğine gelmek: Birinin düşüncesini önce kabul etmezken sonradan doğru bulup kabul etmek.
Denizden geçip çayda boğulmak: Büyük güçlükleri yenmişken önemsiz bir sebeple başarısızlığa uğramak.
Dereyi görmeden paçaları sıvamak: Gerektiğinden çok önce veya henüz ortada hiçbir şey yokken hazırlanmaya kalkışmak.
Derisi kemiklerine yapışmak: Çok zayıflamak.
Derdini deşmek: Derdini hatırlatıp yeniden üzülmesine yol açmak.
Dertsiz başını derde sokmak: Bir derdi yokken gereksiz yere üzüntü veren bir işe girişmek.
Destursuz atmak: Kolay yalan söyleyebilmek.
Dev adımlarıyla ilerlemek: Çok çabuk ilerlemek, üst üste başarılar göstermek.
Deve nalbanda bakar gibi: alay. Hiç görmediği, bilmediği bir şeye bakar gibi.
Devede kulak: Bir bütüne göre ufak bir parça.
Deveye hendek atlatmak: Yapılması çok zor, hemen hemen imkânsız olan işler için kullanılır.
Deveyi düze çıkarmak: Güçlükleri giderip işleri yoluna koymak.
Deve kuşu gibi başını kuma sokmak: 1) Bir tehlike, bir olay karşısında yararlı olmayacağı apaçık ortada olan kaçamak bir yola sapmak. 2) Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak.
Devekuşuluk etmek: Deve kuşu gibi başını kuma sokup gerçeklerden uzak duracağım sanmak.
Dırıltı çıkarmak: Çekişmeye yol açmak.
Dış kapının dış mandalı: hlk. Çok uzak akraba.
Dışa vurmak: Belli etmek.
Dışı kalaylı, içi alaylı: Dışı süslü, güzel görünüşlü, ama içi berbat.
Dikiş tutturamamak: Bir işte, bir yerde herhangi bir sebeple uzun süre kalamamak.
Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak veya yararlanmak için tatlı sözler söylemek.
Dil çıkarmak: Alay etmek, eğlenmek.
Dili bir karış dışarı çıkmak: Koşmaktan, yürümekten ve yorulmaktan çok susamak.
Dili boğazına akmak: Konuşamaz olmak, sesi soluğu çıkmamak.
Dili damağına yapışmak: Susuzluktan ağzı kurumak, çok susamak.
Dili döndüğü kadar: Söyleyebildiği kadar.
Dili ensesinden çekilsin! : Bıktıracak kadar çok konuşan veya kötü sözler söyleyenler için kullanılır.
Dili papuç kadar: Saygısızca ve gönül kırıcı karşılıkta bulunan.
Dili uzamak: Haddini bilmeden konuşmak.
Dili varmak (veya varmamak): Bir sözü söylemeye razı olmak (veya olmamak).
Dili yanmak: Üzüntü ve eziyet çekmek.
Dili yanmak: Bıkmak, nefret etmek.
Dilimin ucunda: Bir söz hatırlanacak gibi olup da hatırlanamadığmda söylenir.
Dilinde tüy bitmek: Tekrar tekrar söylemekten usanmak, bıkmak.
Dilini eşek arısı soksun: Hoşa gitmeyen bir şey söyleyen kimseye ilenç olarak kullanılır.
Dilini kedi mi yedi?: Neden konuşmuyorsun? ;¦
Dilinin altında bir şey olmak: Bir kimsenin sözlej-rinden, açıkça söylemediği bir şeyler anlaşılmak. ;
Dilinin altındaki baklayı çıkarmak: Gizli tutulması gereken bir şeyi söylemek.
Dilinin ucuna gelmek: Söyleyecek duruma gelmişken vazgeçmek.
Dinden imandan çıkmak: Kendini kontrol edemeyecek kadar çok öfkelenmek, çok sinirlenmek.
Dini imanı para: Tek düşüncesi para.
Dinine yandığını: argo. Öfke, kızgınlık gibi duyguları belirtmek için kullanılan ilenme sözü.
Dibi kırmızı mumla mı çağırdım: "Üzerinde önemle durarak çağırmadım", anlamında kullanılır.
Dibine darı ekmek: Tamamını tüketmek.
Dibini bulmak: İçindekini tüketmek.
Dirsek çevirmek: Daha önce iş birliği yaptığı kişiyi uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak.
Diş bilemek: Kötülük yapmak için fırsat beklemek, hıncını gösterir durum almak.
Diş geçirememek: Gücü yetmemek.
Diş göstermek: Güçlü olduğunu, saldırıya geçebileceğini durumuyla belli etmek, tehdit etmek.
Dişe dokunmak: İşe yarar olmak, önemli olmak.
Dişe dokunur: İşe yarar, belirtilmeye değer.
Dişinden tırnağından artırmak: Yiyecek, giyecek vb. ihtiyaçlarından keserek para biriktirmek.
Dişine göre: Gücünün yeteceği bir durumda.
Dişini sıkmak: Darlığa, sıkıntıya dayanmak.
Dişini tırnağına takmak: Çok büyük güçlüklere, sıkıntılara katlanmak, bütün gücünü kullanmak.
Dişleri dökülmek: Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
Dişli tırnaklı: Saldırıcı olan, sözünü geçiren.
Divan durmak: Saygı gösterilen bir kimse karşısın-da el kavuşturup ayakta durmak.
Diz(leri)ini dövmek: Pişmanlık duymak.
Dize gelmek: Baş eğmek, boyun eğmek.
Dize getirmek: Kendisine karşı geleni yenerek buyruğuna uyacak duruma getirmek.
Dizlerine kapanmak: Çok yalvarmak.
Dizlerine kara su inmek: Beklemekten veya yorgunluktan güçsüz kalmak. i
Dizlerinin bağı çözülmek: Korkudan ayakta duramayacak duruma gelmek. ;
Doğduğuna bin pişman: 1) Bezgin. 2) Tembel.
Doğrucu Davut: Her şeyin doğrusunu yapmayı veya söylemeyi huy edinmiş kimseler için kullanılır.
Doktor doktor dolaşmak: Tedavide çabuk ve kesin sonuç almak için birçok doktora başvurmak.
Dokuz ayın çarşambası bir araya gelmek: Birçok iş birden ortaya çıkıp sıkışık bir durum yaratmak.
Dokuz körün bir değneği: Birçok kimsenin tek yardımcısı, tek dayanağı.
Dokuz köyden kovulmuş: Geçimsizliği veya başka davranışları yüzünden birçok yerden atılmış.
Dokuz yorgan eskitmek: Çok uzun yaşamak.
Dolap beygiri gibi dönüp durmak: Dar bir çevrede hiç değişmeyen yorucu bir işi yapmak.
Dolap çevirmek: Hile ve dalavere ile iş yapmak.
Dolaba girmek: Aldatılmak, oyuna gelmek.
Domuz gibi yemek: Oburcasma çok yemek.
Domuzdan kıl çekmek koparmak: Sevilmeyen veya eli sıkı olan birinden bir şey alabilmek.
Dosta düşmana karşı: Dostlara üzüntü vermemek, düşmanları da sevindirmemek.
Dostlar alış verişte görsün: Gösteriş olsun, iş görüyor densin diye bir şeyler yapmak.
Dostlar başından ırak: kötü bir durumun ağırlığını belirtmek için kullanılır.
Dostlar şehit, biz gazi: Tehlikeli işleri başkalarına bırakıp kendileri sonuçtan yararlanmak için bir kenara çekilenlerin bencilliğini alay yollu anlatır.
Dostluk başka, alış veriş başka: İki kişi arasındaki dostluk, alış verişte birinin ötekine özveri ile davranmasını gerektirmez.
Dostluk kantarla, alış veriş miskalle: İş ilişkilerine dostluk karıştırılmamalıdır anlamında kullanılır.
Döküp saçmak: Dağıtmak, ziyan etmek.
Dökülüp saçılmak: 1) Soyunmak 2) Çok çalışmak. 3) Bir şey uğruna çok para harcamak.
Dört ayak üstüne düşmek: Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak.
Dört dönmek: Telâşla çare aramak.
Dört duvar arasında kalmak: Evde kapalı bir yerde kalmak zorunda olmak.
Dört elle sarılmak: Bir işe büyük bir özen ve önem vererek girişmek.
Dudak bükmek: Beğenmediğini belli etmek.
Dudak sarkıtmak: Somurtmak.
Dudak ucuyla söylemek: Belli belirsiz anlatmak, isteksizce söylemek.
Dudağını bükmek: Ağlayacak gibi olmak.
Dudak ısırtmak: 1) Hayran bırakmak. 2) Hayrete, şaşkınlığa düşürmek.
Duman attırmak: argo. Kötü duruma düşürmek, geride bırakmak, birini yıldırmak.
Duman etme: argo. Dağıtmak, bozmak.
Dumanı doğru çıksın: "İyi ve güzel olmasa bile yönteme uygun olsun yeter", anlamında kullanılır.
Dumanı üstünde: 1) Çok taze. 2) mec. Çok yeni.
Durdu, durdu, turnayı gözünden vurdu: Uzun süre bekledi, ama sonunda büyük bir kazanç elde etti.
Durmuş oturmuşluk: Olgunluk, tutarlık.
Durup dinlenmeden: Arası kesilmeksizin, arka arkaya, sürekli olarak.
Durup dururken: Gereği veya sebebi yokken. >
Düdük gibi kalmak: Yapayalnız kalmak.
Düğün bayram etmek: Çok sevinmek.
Düğün dernek, hep bir örnek: Olayların veya yapılan işlerin hep birbirine benzediğini anlatır.
Düğününde kalburla su taşımak: Yardımına karşılık bekâr bir kimseye büyük bir yardımda bulunmak.
Düğün kambersiz olmaz: Her toplantıda ve her işin içinde bulunmak merakında olanlar için yan sitem, yarı şaka olarak söylenir.
Düğün pilâvıyla dost ağırlamak: Başkasının kesesinden veya elinden ikramda bulunmak.
Dümen çevirmek: tkz. Hileye, düzene başvurmak.
Dümen yapmak: argo. Dalavere, hile ile birini kandırmak, aldatmaya çalışmak.
Dümeni kırmak: argo. Çekip gitmek, kaçmak.
Dün bir, bugün iki: Az zaman geçtiği hâlde.
Dün cin olmuş, bugün adam çarpıyor: İşinde ustalaşmadan hile yollarına başvuruyor.
Dünya ahret kardeşim olsun: Bir kişiye kardeşlik duygusundan başka gözle bakmamak.
Dünya başına dar olmak: Çok sıkılmak, büyük bir çaresizlik içinde kalmak.
Dünya bir araya gelse: Dünyadaki bütün insanlar engel olmaya kalksa bile.
Dünya durdukça: Sonsuza dek, ebediyen.
Dünya durdukça durasın!: Çok yaşa, Allah sana sonsuz bir ömür versin!
Dünya görmüş: Çok gezmiş, çok yer görmüş,
Dünya yıkılsa umurunda değil: Hiçbir şeyle ilgilenmez, sorumsuz, kaygısız.
Dünyadan elini eteğini çekmek: Bir kenara çekilip çevresiyle ilgisini kesmek, toplumun yaşayışına karışmamak, dünya işleriyle ilgilenmez olmak.
Dünyanın dört bucağı: Dünyanın her yanı.
Dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek: Dünyada ne gibi güçlükler olduğunu bildirmek, insanın başına neler gelebileceğini öğretmek.
Dünyanın tadını çıkarmak: Bütün zevklerden yararlanmak, mutlu ve rahat yaşamak.
Dünyayı gözü görmemek: Üzüntü, öfke, karamsarlık ve çok mutlu olma gibi durumlarda başka bir şey düşünememek, ölçülü davranamamak.
Dünyayı tutmak: Her yere dağılmak.
Dürbünün tersiyle bakmak: O şeyi küçümsemek, olduğundan çok daha az önemli görmek.
Düşeş atmak: Umulmadık bir başarı kazanmak.
Düşman başına: Kötü bir durumun başa gelmemesi için dilek olarak söylenir.
Düşman çatlatmak: İyi durum ve başarılarla düşmanı kıskandırmak veya kızdırmak.
Düşüp kalkmak: (erkek kadınla veya kadın erkekle) yasa ve töre dışı yakın ilişki kurmak.
Düşüncedir almak: Bir konuda kaygılanarak çözüm yolu bulmaya çalışmak.
Düşünüp taşınmak: Konuyu bütün yönleriyle inceleyip ona göre davranmak.
Düz duvara tırmanmak: Çok yaramaz çocuklar için kullanılır.


__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 29.07.12, 13:14   #6 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- E -

Ebe teknesinden beri su görmemiş: Küçük yerleşim bölgelerinde doğumu ebeler yaptırır. Doğan çocuğu yıkamak, temizlemek ebenin yaptığı bir iştir. Bu deyim, temizliğine dikkat etmeyen insanlar için söylenir.
Ebedi uykuya dalmak: Ölmek.
Ecel aman verirse: Ömür yeterse, ölmezsem.
Ecel şerbeti içmek: Ölmek.
Ecir sabır dilemek: Baş sağlığı dilemek.
Efendim nerede, ben nerede?: "Ben ne diyorum siz ne diyorsunuz" anlamında kullanılır.
Efendime söyleyeyim: Söz söylerken gerekli kelimeyi bulamayan bir kimsenin kullandığı bir söz.
Efradını cami, ağyarını mani: Ne eksik ne fazla; eksiği artığı olmayan.
Eğreti oturmak: Bir yerde kısa süre oturmak..
Eğri bakmak: Kötü düşünce ile bakmak.
Eğri oturup doğru konuşalım: Birisine karşı tutumunuz ne olursa olsun doğruyu söylemeliyiz.
Eğrisi doğrusuna gelmek: Olmayacak gibi görünen bir iş, bir girişim, rastlantı sonucu olumlu bitmek.
Ek bent olmak: Şaşırıp ne diyeceğini bilememek.
Ekmediğin yerde biter: Umulmayan ve istenilmeyen yerde karşılaşılan kimseler için kullanılır.
Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak.
Ekmeğine göz koymak: Birinin geçimini sağlayan işi elinden almaya çalışmak.
Ekmeğine yağ sürmek: İstenmediği hâlde birinin işine yarayacak biçimde davranmak.
Ekmeğini çıkarmak: Çalıştığı işten geçimini karşılayacak kadar kazanç sağlamak.
Ekmeğini kana doğramak: Büyük bir sıkıntı ve üzüntüye katlanmak.
Ekmeğini kazanmak: Geçimini sağlamak.
Ekmeğini taştan çıkarmak: Geçimini sağlamakta çok becerikli olmak.
Ekmeğini yemek: 1) Birisinin işinde çalışarak kendi geçimim sağlamak. 2) Geçim yönünden birisinin yardımından yararlanmak.
Ekmek aslanın ağzında: Geçim sağlayacak bir iş bulmak ve para kazanmak kolay değildir.
Ekmek elden, su gölden: Kendisi çalışmayıp başkasının kazancıyla geçinme durumu.
Eksik gedik kapamak: Gerekli olan ufak tefek ihtiyaçları karşılamak.
Eksik olma: "Var ol sağ ol" anlamında.
Eksik olmasın: "Sağ olsun, var olsun" anlamında.
Eksik olsun: "Gereği yok" anlamında.
El açmak: Dilenmek.
El ayak (veya el etek) çekilmek: Ortalıkta hiç kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek.
El bebek gül bebek: Nazlı, şımarık.
El çektirmek: Görevinden uzaklaştırılmak.
El ermez, güç yetmez: Bir iş karşısındaki güçsüzlüğü anlatmak için kullanılır.
El etek öpmek: Bir işi yaptırmak için yalvarmak.
El ile tutulur: 1) Çok açık ve belli. 2) Somut.
El pençe divan durmak: Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak.
El uzatmak: Birinden bir hakkı almaya çalışmak.
El vermek: Yardım etmek.
El vurmamak: Bir işi yapmaya yanaşmamak.
El yıkamak: O işle olan ilgisini kesmek.
El yordamıyla: Görmeden elle yoklayarak.
Elde avuçta (bir şey) kalmamak: Mal ve parasını harcayıp bitirmiş olmak.
Elde avuçta: Ne varsa (mal, para), hepsi.
Elden ağıza yaşamak: Günlük kazancı ancak ihtiyaçlarını karşılayacak kadar olmak.
Elden ayaktan düşmek: Yaşlılığı veya sağlığı yüzünden çalışamaz duruma gelmek.
Elden ele dolaşmak: Birçok sahip değiştirmek veya birçok kimselerce ele alınmak.
Elden kaçırmak: Elde edilebilecek bir şeyden türlü sebeplerle yararlanamamak.
Ele avuca sığmamak: Söz dinlememek, baskı altına alınmamak, zapt edilmemek.
Eli alışmak: 1) Bir işte ustalık kazanmak. 2) herhangi bir davranışı âdet edinmek.
Eli armut devşirmek: Biri iş yaparken öbürünün de boş durmayıp aynı işi yapabileceğini anlatır.
Eli ayağı olmak: Yardımcı olmak.
Eli ayağı buz kesilmek: Güçsüz, dermansız kalmak.
Eli ayağı dolaşmak: Şaşırmak, telâşlanmak.
Eli boş çıkmak: Umduğunu alamamak.
Eli böğründe kalmak: Başarısızlığa uğramak, bir şey yapamaz duruma düşmek.
Eli darda: Para sıkıntısı içinde olmak.
Eli değmek: Bir şey yapmaya vakit bulmak.
Eli dursa ayağı durmaz: Kıpırdak, hareketli.
Eli ekmek tutmak: Geçimini kendi emeğiyle sağlayacak duruma gelmek.
Eli ermez gücü yetmez: Çaresiz, zavallı.
Eli kalem tutmak: Yazı yazmayı bilmek.
Eli kolu bağlı kalmak: Bir engel dolayısıyla hiçbir iş yapamaz duruma gelmek.
Eli koynunda kalmak: Çaresiz kalmak.
Eli kulağında: Nerede ise olacak, çok yakında. '
Elinde de var dilinde de: İnsanlara yardım etmesini de gönlünü almasını da iyi bilir.
Eli olmak: Bir işe karışmış olmak, bir işle gizli bir ilgisi bulunmak.
Eli şakağında: Düşünceli, kaygılı.
Elin ağızı torba değil ki büzesin: Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız.
Elinde olmak: İsteyince o işi yapabilmek.
Elinden bir iş gelmemek: Çaresizlikten veya yeteneksizlikten bir iş yapmamak.
Elinden bir kaza çıkmak: İstemeyerek birini yaralamak veya öldürmek.
Elinden çıkmak: Birisi tarafından yapılmak.
Elinden geleni ardına koymamak: Yapabileceği bütün kötülükleri yapmak.
Elinden geleni yapmak: Gücünün yettiğini yapmak.
Elinden gelmek: Yapabilmek.
Elinden iş çıkmamak: Çabuk iş görememek.
Elinden kurtulmak: Birinden kaçmayı başarmak.
Elinden tutmak: Yardım etmek; kayırmak.
Eline bakmak: 1) Bir işin veya yerin yönetimini emri altına almak. 2) Bir işi kendi yapmaya başlamak.
Eline ayağına kapanmak: Birine çok yalvarmak.
Eline ayağına üşenmemek: Her türlü ayak hizmetlerini yüksünmeden yapmak, hamarat olmak.
Eline bakmak: Bir kimsenin yardımıyla geçinmek.
Eline doğmak: Yaşlı bir kimse, birini, çocukluğundan beri çok yakından tanımak.
Eline eteğine sarılmak: Çok yalvarmak.
Eline kalmak: Ondan başka yardım edeni olmamak, yalnız ona muhtaç olmak.
Eline yüzüne bulaştırmak: Gerektiği gibi bir işi yapmamak, başarısız olmak, becerememek.
Elini ayağını kesmek çekmek: 1) Uğramaz olmak. 2) Uğraşmamak, ilgilenmemek.
Elini eteğini çekmek: O şeyle ilgisini kesmek.
Elini kolunu sallaya sallaya gelmek: Gelirken hiçbir armağan getirmemek veya bitirmeye gittiği işten sonuç almaksızın dönmek.
Elini kolunu sallaya sallaya: Pervasızca, kimseden çekinmeden dolaşmak.
Elini oynatmak: Parayı esirgememek.
Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Evde hiçbir iş yapmamak, çok nazlı olmak.
Elini sürmemek: Bir işi kendine yakıştırmayarak o işi yapmaya tenezzül etmemek.
Elini veren kolunu alamaz: Kendisine iyilik yapıldığında, fazlasını isteyen kimseler için kullanılır.
Elinin altında: Her zaman kolayca alınıp yararlanılabilecek yerde ve yakınlıkta.
Elinle ver, ayağınla ara: Ödünç aldığı şeyi geri vermeyi geciktirenler için yakınma olarak söylenir.
Eliyle koymuş gibi: Hiç aramadan, kolayca bulmak.
Elle tutulacak tarafı kalmamak: 1) Sağlam bir yanı kalmamak. 2) Güvenilecek veya kayırılacak bir yönü olmamak; 3) Hiçbir değerli yanı olmamak.
Elle tutulur gözle görülür: Çok belirgin.
Ellerde gezmek: Elden ele dolaşmak, el üstünde tutulmak, saygı ve sevgi görmek.
El kazanıyla aş kaynatmak: Başkasının hazırladığı imkânları kendi hesabına kullanarak iş çevirmek.
Ele güne karşı: Herkese, yabancılara karşı.
El kapısına düşmek: Ele muhtaç olmak.
Ellenmiş dillenmiş: İffetsizliği yayılmış (kadın).
Elma da, alma da demesini biliriz: Şartlara göre uygun davranmayı ifade eder.
Eme seme yaramamak: İşe yaradığı kabul edilmemek, makbule geçmemek, takdir edilmemek
Emeline âlet etmek: Birini veya birşeyi kendi istekleri doğrultusunda kullanmak.
Emdiği süt haram olmak: Doğruluktan sapıp, kötü işler yapmak, anaya babaya saygısızca davranmak.
Emretti patrik efendi!: Birinin yersiz bir buyruğuna karşı alay yollu kullanılır.
Enine boyuna: Gösterişli, iri yarı.
Endazayi kaçırmak: Ölçüyü kaçırmak.
Ensesine binmek: Bir işi yaptırmak için birini sürekli baskı altında bulundurmak.
Ensesine yapışmak: Yakalayıp sıkıştırmak.
Entrikaya kurban gitmek: Hileli, dalavereli bir iş sonunda zarara uğramak.
Ere gitmek: hlk. (kadın, kız için) Evlenmek.
Erkek Fatma (veya Ayşe): Erkek gibi davranışları olan kadınlar için kullanılır.
Erkeklik öldü mü?: Haksızlığa karşı koymak, mertlik göstermek gerekiyor.
Esamesi okunmamak: Kendisine değer verilmemek, adı anılmamak.
Eser kalmamak: Hiçbir belirti, iz bırakmamak.
Eski çamlar bardak oldu: Devir değişti, eski tutumların değeri kalmadı.
Eski defterleri karıştırmak: Eski olayları, bir yarar umarak veya başka bir amaçla yeniden ele almak.
Eski göz ağrısı: Eski sevgili, ilk göz ağrısı.
Eski hamam eski tas: Hiçbir şeyi değişmemiş, eksik durumunda kalmış.
Eski hayratı da berbat etmek: Bir işi daha iyi bir duruma sokmaya çalışırken büsbütün bozmak.
Eski köye yeni âdet: Yadırganan bir yenilik yapmaya kalkışanlar için söylenir.
Eşeğe gücü yetmeyip semerini dövmek: tkz. Güçlü birine kızıp da ondan alamadığı hmcmı çevresindekilerden çıkarmak.
Eşek derisi gibi: Derisi çok kaim.
Eşek kuyruğu gibi ne uzar, ne kısalır: tkz. Durumunda, çalışmasında hiçbir gelişme görülmeyen kimseler için kullanılır.
Eşekten düşmüş karpuza dönmek: argo. 1) Çok şaşırmak, donup kalmak. 2) Kötü bir duruma düşmek.
Eşiğine yüz sürmek: Bir dilekte bulunmak için birine yalvarmaya gitmek.
Eşiğini aşındırmak: İşini yaptırmak için bir yere çok gidip gelmek.
Et bağlamak: Şişmanlamak.
Et kemiği: Esası, ana özelliği, asıl ağırlığı.
Eti senin, kemiği benim: Çocuk velileri öğretmene, ustaya vb. ye çocuğun eğitiminde kendisine tam yetki verdiğini anlatmak için söyler.
Etek öpmek: Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek.
Etek silkmek: El etek çekmek.
Eteği belinde: Kıvrak ve hamarat (kadın)
Eteği ayağına dolaşmak: Eli ayağı dolaşmak.
Etekleri tutuşmak: Çok telâşlanmak.
Etekleri zil çalmak: Çok sevinmek.
Etme bulma dünyası: Kötülük eden kötülük bulur.
Etme eyleme: Kötü bir davranış karşısında "yapma, affet" anlamında kullanılır.
Ettiğini yanına bırakmamak: Yapılan kötü davranışa karşılık vermek.
Etrafında dört dönmek: İstediğini elde etmek için birinin yanından ayrılmayıp gönlünü etmeye çalışmak.
Evlerden ırak (veya uzak): hlk. Ölüm veya kötü bir durumdan söz edilirken dinleyenlerin aynı durumla karşılaşmamalarını dilemek için söylenir.
Evlere şenlik: hlk. Beğenilmeyen, olumsuz karşılanan bir durum, bir davranış karşısında söylenir.
Evi barkı yıkmak: Karı kocayı birbirinden ayırmak.
Evlât gibi (veya evlâdı gibi): Özenle, titizlikle.
Ev sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi: Malı mülkü yüzünden kendini üzüntüye kaptırmamak veya malı mülkü ile övünmemek gerektiğini anlatır.
Eyvallah etmemek: Birinden yardım istememek, gönül borcu olmamak, boyun eğmemek.
Eyvallahı olmamak: Gönül borcu olmamak.
Ezbere konuşmak: Bilmeden, aslını arayıp sormadan konuşmak.


__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 11.08.12, 19:10   #7 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- F -


Faraş gibi: Çok büyük veya çok geniş açılan ağız.
Fare düşse, başı yarılır: Bir yerin boş ve yoksulluk içinde bulunduğunu anlatır.
Fasulye gibi kendini nimetten saymak: Kendine çok değer vermek.
Felek yâr olursa: Allah yardım eder, bir terslik çıkmazsa, şartlar uygun giderse.
Feleğin çemberinden geçmiş: Hayatta acı tatlı birçok günler görmüş geçirmiş, olgunlaşmış.
Feleğin sillesine uğramak (veya sillesini yemek): Büyük bir yıkıma uğramak.
Feleğini şaşırmak: Ummadığı bir durumda kalmak,] şaşkınlık içine düşmek.
Felekten kâm almak: Güzel bir vakit geçirmek, istediği gibi eğlenmek.
Fena hâlde: Fazlaca.
Ferman sizin: Siz nasıl isterseniz öyle olsun!
Feryadı basmak: Çığlık koparmak, yüksek seste haykırmaya başlamak.
Fıkır fıkır kaynamak: Çok bulunmak.
Fır dönmek: Bir kimseye yaranmak veya yardım etmek için üstün çaba harcamak.
Fırça çekmek: mec. Kendinden alt düzeyde olan birini çok azarlamak, fırçalamak.
Fırıldak çevirmek: İstediğini yapmak için hileli yollara başvurmak.
Fırsat bu fırsat: Yararlanılacak en uygun zaman.
Fıtık olmak: Büyük sıkıntı duymak, kahrolmak.
Fikir yormak: Bir konuda çok düşünmek.
Fincan gibi: İri ve patlak gözlü.
Firara kadem basmak: Kaçmak.
Fiske fiske kabarmak: Kabarcıklar oluşmak.
Fiske kondurmamak: Bir kimse ve nesneyi en küçük bir tehlikeden bile korumak.
Fişek atmak: Ortalığı karıştıracak bir söz söylemek.
Fişek salıvermek: Ara bozacak söz söylemek.
Fitil gibi: Çok sarhoş.
Fitil olmak: argo. Çok sarhoş olmak.
Fitil vermek: Kızdırmak, azdırmak, kışkırtmak.
Fiyaka satmak: argo. Gösteriş yapmak, caka yapmak, çalım satmak.
Foyası çıkmak: Bir olay dolayısıyla bir kimsenin kötü niteliği ortaya çıkmak.
Foyasını belli etmek: Göz boyacılığı, suçu, kötü niteliği veya gizli niyeti ortaya çıkmak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 11.08.12, 19:25   #8 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- G -


Gaza getirmek: Birini olmadık bir şey veya hayali bilgilerle coşturmak, ileri sürmek.
Gebe olmak: Bir şeyin olma ihtimali bulunmak.
Gece gündüz dememek: 1) Vaktin uygun olup olmadığına bakmamak,vakit seçmemek. 2) Sürekli olarak, ara vermeksizin bir işi yapmak.
Gece silâhlı gündüz külâhlı: Kimseye sezdirmeden kötü işler yapan kimse.
Geceyi gündüze katmak: Aralıksız, gece gündüz çalışmak, büyük çaba göstermek.
Geç olsun da güç olmasın: Çeşitli engellerle gerçekleşmeyen işlerde avunmak için söylenir.
Geçilmemek: Bol veya çok, aşırı olmak.
Geçinmeye gönlü olmamak: Herhangi bir konuda isteksizliği belli etmek için kullanılır.
Geç (veya geç efendim!): Kulak asma, önem verme.
Geçmişlerini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.
Gedik kapamak: Küçük bir ihtiyacını karşılamak.
Gedik kapmak: Bir gelir kaynağı ele geçirmek.
Gelberi etmek: argo. Aşırmak, çalmak.
Gel zaman git zaman: Aradan oldukça uzun bir zaman geçtikten sonra.
Geleceği varsa göreceği de var: Kötülük yapmaya kalkışacak olursa, karşılığını elbette görür.
Gelen paşam, giden ağam: Biri ötekinin yerine geçen yetkililere hoş görünmeye çalışanlar için söylenir.
Gelip çatmak: Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak.
Geniş bir nefes almak: Sıkıntılı bir durumdan kurtulmak, ferahlığa kavuşmak.
Geniş karşılamak: Hoşgörü ile değerlendirmek.
Gırtlak gırtlağa gelmek: mec. Kıyasıya dövüşmek.
Gırtlağına basmak: mec. Birine bir şey yaptırmak için dayatmak veya inat etmek.
Gırtlağına düşkün: mec. Çok yiyip içen.
Gidiş o gidiş: Konuşmaya konu olan kimsenin bir daha dönmediğini anlatır.
Göbeği sokakta kesilmiş: Evde durmayıp hep sokaklarda gezen, sürtük.
Göğüs bağır açmak: Özensiz bir kılıkta olmak.
Göğüs vermek: Eziyete, sıkıntıya katlanmak.
Göğsü daralmak: mec. İçi sıkılmak.
Göğsü kabarmak: Övünç duymak.
Göğsünü kabartmak: Bir olay dolaysıyla kıvanç duygusunu ortaya koymak, övünmek.
Göğsünü yırtmak: mec. Coşkunluğunu ortaya koymak, coşmak, cıvıldamak.
Göğe merdiven dayamış: Çok uzun boylu.
Göklere çıkarmak: Aşırı derecede övmek.
Gölge düşürmek: mec. Bir şeyin değerini veya ününü azaltacak işler yapmak.
Gölge etmek: mec. Engel olmak.
Gölge gibi: Varlığını belli etmeyen, gizlice.
Gölgede bırakmak: Ondan daha üstün bir düzeye yükselmek, ondan çok daha başarılı olmak.
Gölgede kalmak: Adı sanı pek duyulmamak.
Gölgesine sığınmak: Birinin emri altına girmek.
Gömlek eskitmek: Hayat sürdürmüş olmak.
Gönül açmak: İç açmak.
Gönül akıtmak: Âşık olmak, sevmek.
Gönül alma: 1) Sevindirmek. 2) Kırılan bir kimseyi güzel bir davranışla hoşnut etmek.
Gönül avlamak: Huyunu suyunu yakından bilerek olumlu davranışta bulunmak, tavlamak.
Gönlünü pazara çıkarmak: Sevmek için kendine yakışanı seçmeyip rastgele birini sevmek.
Gönlünü serin tutmak: Sakin, soğukkanlı olmak, hemen heyecanlanmamak.
Gönlünü söndürmek: Küstürmek, kırmak.
Gönlünün dümeni bozuk: tkz. İsteklerinde, özellikle gönül işlerinde tutarlılık göstermeyen.
Göründü Sivas'ın bağları: Umutla beklenen sonuç ters yönde gelişti.
Göz açtırmamak: Başka bir iş yapmasına vakit veya imkân vermemek.
Göz ardı etmek: Gereken önemi vermemek.
Göz gözü görmemek: Yoğun sis, duman, toz gibi sebeplerle hiçbir şey görülmemek.
Göz hapsine almak: Bakışlarım üzerinden ayırmamak, hiçbir davranışını gözden kaçırmamak.
Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak.
Göz kırpmadan: 1) Acımadan, merhamet etmeden. 2) Hiç duraksamadan, hiç çekinmeden.
Göz kırpmamak: Hiç uyumamak.
Göz kuyruğuyla bakmak: Göz ucuyla bakmak.
Göz önünde tutmak: Herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak, dikkate almak.
Göz ucuyla bakmak: Belli etmemeye çalışarak başını çevirmeden yandan bakmak.
Göz var, izan var: Bir şeyin göz ve akıl yoluyla anlaşılacağını anlatır.
Göz yıldırmak: Gözünü korkutmak.
Göz yummak: hlk. Kusurları görmezlikten gelmek, hoş görmek, bağışlamak.
Göz yummamak: 1) Hiç uyumamak. 2) Hoş görmemek, bağışlamamak.
Gözden çıkarmak: Maddi veya manevi varlıkların elden çıkarılmasını kabul etmek.
Gözden düşmek: Sevgi ve ilgiyi yitirmek.
Gözden gönülden çıkarmak: Hiç önem vermemek, ilgisini kesmek.
Gözden kaçmak: Farkına varılmamak.
Gözden sürmeyi çalmak (veya çekmek): Hırsızlıkta çok becerikli, çok usta olmak.
Gözleri fal taşı gibi açılmak: Büyük bir şaşkınlık ve öfkeden dolayı gözleri irileşmek.
Gözleri fıldır fıldır: Şeytanca ve çapkınca bakmak.
Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk, yorgunluk, ağlama gibi sebeplerle gözleri çok kızarmak.
Gözlerini kapamak: Ölmek.
Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiği yüzünden, gözlerinden belli olmak.
Gözü arkada kalmak: Bırakılan bir şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek.
Gözü dönmek: Aşırı bir isteğin, öfkenin etkisiyle ne yaptığını bilmez duruma gelmek.
Gözü gibi sakınmak: Bir şeye aşırı ilgi göstermek, önemle bakıp korumak.
Gözü gibi sevmek: Pek çok sevmek.
Gözü gönlü açılmak: Neşelenmek, ferahlamak.
Gözü görmez olmak: Artık ona değer vermemek.
Gözü göz değil: İyi insan olmadığı yüzünden, bakışından belli oluyor.
Gözü hiçbir şey görmemek: Heyecana kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek.
Gözü ısırmak: Bir kimseyi tanıyacak gibi olmak.
Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda kendisine veya başkalarına güvenmek.
Gözü olmak: Bir şeyi ele geçirmek isteği beslemek.
Gözü olmamak: 1) O şeye sahip,olmayı istememek. 2) Heves beslememek, fazla önem vermemek.
Gözü toprağa bakmak: Ölmek üzere olmak.
Gözünde tütmek: Özlemek.
Gözünden kıskanmak: Üzerine titremek.
Gözünden uyku çalmak: Çok uykulu olmak.
Gözüne girmek: Sevgi ve ilgisini kazanmak.
Gözüne hiçbir şey görünmemek: Kendi derdi dolayısıyla hiçbir şeye değer vermemek.
Gözüne sokmak: Bir kimsenin görmediği veya bulamadığı bir şeyi ona sert bir tavırla göstermek.
Gözünü açmak: Birine görüşünü değiştiren bilgi vermek, onu uyarmak.
Gözünü daldan budaktan esirgememek: Tehlikeli işlere atılmaktan çekinmemek.
Gözünü doyurmak: Bol bol vermek.
Gözünü kırpmadan: Çekinmeden, kokusuzca.
Gözünü toprak doyursun: Kendinden olan veya kendisine verilen şey ne kadar çok olursa olsun, bununla yetinmeyenler için ilenme olarak söylenir.
Gözünün bebeği gibi sevmek: Çok sevmek.
Gözünün önünden geçmek: Hatırlamak.
Gözünün önüne gelmek: Bir şeyi zihninde canlandırmak tasarlamak, hatırlamak.
Gözünün üstünde kaşın var dememek: Birinin her davranışını hoş görmek.
Göz ucuyla bakmak: Yan gözle bakmak, fark ettirmeden gözlemek.
Gözü pek: Korkusuz, yürekli.
Gururunu ayak altına almak: Her türlü fedakârlığı göze alıp, taviz vermek, ilkelerden vazgeçmek.
Gururunu okşamak: Yüzüne karşı değerlerini belirterek bir kimseyi duygulandırmak.
Gül gibi bakmak: 1) Geçimin para sıkıntısı çekmeden sağlamak. 2) İyi, temiz bakmak.
Gül gibi geçinmek: 1) Çok iyi anlaşmak, geçinmek. 2) Rahat, sıkıntısız yaşamak.
Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz: Birinin uygunsuz durumları sayılırken bunların öteden beri bilindiğini anlatmak için söylenir.
Gülmekten kırılmak (katılmak): Aşırı derecede sarsılarak gülmek.
Gün ışığına çıkmak: Açıklığa kavuşmak.
Gününü göstermek: Cezalandırmak.
Gününü gün etmek: Hiçbir şeyi dert edinmeyip gününü hoş geçirmek.
Günah benden gitti (veya gitsin): "Ben görevimi yaptım, bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem" anlamında kullanılan söz.
Günahını çekmek: Birinin yaptığı veya birine karşı yapılan kötülüğün cezasını çekmek.
Güneşi üzerine doğurmamak: Güneş doğmadan önce yataktan kalkmak.
Gürültüye gitmek: Telâş ve karışıklığa rastlayarak değeri anlaşılmayıp unutulmak.
Gürültüye papuç bırakmamak: tkz. Korkutmalara aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür eden 2 üyemiz:
Alt 20.08.12, 14:12   #9 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- H -

Ha şunu bileydin: tkz. "Bunu çoktan anlaman, bilmen gerekirdi" anlamında kullanılır.
Hâl olmak: Kötü duruma düşmek, ölmek.
Hâli duman olmak: argo. Kötü duruma düşmek.
Hâli harap olmak: Kötü duruma düşmek.
Hâli vakti yerinde: Paraca durumu iyi, zengince.
Hâline bakmamak: Kendisinin ne durumda olduğunu düşünmeden gücünü aşan işlere kalkışmak.
Hâline köpekler gülüyor: tkz. Çok kötü bir duruma düşenler için kullanılır.
Halka verir talkını, kendi yutar salkımı: Verdiği öğüde kendi uymayan kimseler için kullanılır.
Halt karıştırmak: tkz. Uygunsuz davranışta bulunmak veya iş yapmak.
Halt yemek: tkz. Yakışıksız ve kötü bir iş yapmak.
Hamallığını etmek yapmak: Bir işin önemsiz, fakat ağır ve yorucu yükünü taşımak.
Hamamın namusunu kurtarmak: Görünüşünü kurtarmak için bir takım çarelere başvurarak kötü bilinen bir yere onur kazandırmaya çalışmak.
Hamur gibi: 1) Yorgunluktan eli ayağı tutmaz. 2) Yiyeceklerin çok pişirip bulamaç durumuna gelmesi.
Han gibi: Gereğinden çok geniş olan yer.
Han hamam sahibi: Mülkü çok, varlıklı kimse.
Hangi akla hizmet ediyor?: Ne gibi bir düşünce ile böyle olmayacak, mantıksız bir iş yapıyor?
Hangi dağda kurt öldü?: Kendisinden beklenmedik bir davranış karşısında şaşma ve sitem anlatır.
Hangi taşı kaldırsan, altından çıkar: 1) Her işten anlar ve anladığı iddiasında bulunur. 2) Her işe karışır. Hanidir: Ne vakittir, epey zamandır, çoktan beri.
Hanya'yı Konya'yı bilmek (veya anlamak) bilmemek (veya anlamamak): Haddini bilmek veya bilmemek, deyiminde geçer.
Har varup harman savurmak: Düşüncesizce ve hesapsızca harcamak, bol bol harcayıp tüketmek.
Haraç mezat satmak: Açık artırma ile satmak. Hariçten gazel okumak: 1) Bir konuyu iyice bilmeden, üzerinde görüş ve düşünce ileri sürmek. 2) Bir konuşmaya yersiz ve zamansız katılmak.
Haritadan silinmek: Bir ülke, başka devletin hâkimiyeti altına girmek.
Harman etmek (veya yapmak): Birçok çeşitten birer parça alıp yeni bir birleşim oluşturmak.
Hasret gitmek: Özlemini çektiği, sevdiği bir yere veya kimseye kavuşmadan ölmek.
Hâşâ huzurdan: Uygunsuz bir şey söylemek zorun-; da kalındığında bağışlanma dileği anlatır.
Hâşâ sunime hâşâ: "Öyle olmasına ihtimal yok, öyle değildir", anlamında kullanılır.
Hatır gönül bilmemek: 1) Saygı, sevgi duyduğu kimsenin gücenmesini bile göze alarak doğru bildiğini yapmak. 2) Kırıcı davranmak.
Hatırı kalmak: Gücenmek, kırılmak.
Hatırına bir şey gelmesin: Sözde veya davranışta kötü bir amaç güdülmediğini anlatır.
Hatırına gelmek: Hatırlamak, aklına gelmek.
Hatırını hoş etmek: Memnun etmek.
Hava çalmak: Her biri, birbirleriyle çelişen, birbirine uymayan davranış ve düşüncede bulunmak.
Hava hoş: "Bir şeyin olmasıyla olmaması arasında fark yok", anlamında kullanır.
Hava iyi (veya fena) esmek: mec. Ortamla ilgili her türlü şart uygun (veya kötü) durumda olmak.
Hava patlamak: den. Fırtına çıkmak.
Havada kalmak: mec. 1) Sonuca ulaşmamak. 2) mec. Bir iddia dayanaksız olduğundan kanıtlanmamak.
Havanın gözü yaşlı: Yağmur yağdı yağacak.
Havasına uymak: Bulunduğu çevre ve ortamı benimsemek veya birinin huyunu almak.
Havasını bulmak: Keyiflenmek, neşelenmek.
Havale gelmek: Gebe ve çocuklara çoğu zaman bayılma, yüksek ateş gibi krizler gelmek.
Havan dövücünün hınk deyicisi: Başkasına yardım edecek veya yüreklendirecek gücü olmadığı hâlde, öyle görünüp yardakçılık edenler için söylenir.
Havanda su dövmek: Boşuna uğraşmak.
Havsalasına sığmamak: 1) Aklı almamak, kavrayamamak. 2) Kabul edememek.
Hay hayı gitmek vay vayı kalmak: Sağlığını, gençliğini yitirerek yakınır duruma gelmek.
Hayal olmak: 1) Gerçekleştirilememek. 2) Geçmişte kalmak, hatıra olmak.
Hayatı kaymak: Her işi ters gitmek, mahvolmak.
Hayatın baharı: Gençlik çağı.
Hayatını (birine) borçlu olmak: Biri tarafından ölümden kurtarılmış olmak.
Hayatını kazanmak: Geçimini sağlamak.
Haybeye kürek çekmek: Boş boşuna uğraşmak.
Haydi canım sen de: "Böyle şey olmaz, sana inanmam", anlamında kullanılır.
Hazır mezarın ölüsü: şaka. Her hizmeti başkalarından bekleyen tembeller için söylenir.
Hazıra konmak: Başkasının emeğiyle ortaya çıkmış bir şeyden yararlanmak.
Her boyaya girip çıkmak: Çeşitli işlerde kısa süre de olsa çalışmış olmak.
Her boyayı boyadı bir fıstıki yeşil(mi) kaldı?: Yapılması gereken bir şey varken, önemsiz, zorunlu olmayan şeylerle ilgilenildiğinde söylenir.
Her gördüğü sakallayı babası sanmak: şaka. Görünüşe aldanmak.
Her kafadan bir ses çıkmak: Bir konu üzerinde herkes rastgele konuşmak.
Her tarakta bezi olmak: Kırk tarakta bezi olmak.
Her telden çalmak: Her çeşit işi yapar durumda olmak veya birçok konuda bilgisi olmak.
Herkes gider Mersin'e biz gideriz tersine: Bir işin bilerek ters yapıldığını.
Hesap vermek (veya hesabını vermek): Bir işin sorumluluğunu yüklenmek.
Hesaba gelmez: 1) Sayılamayacak kadar çok. 2) Umulmadık, beklenmedik.
Hesabı yok: Sayılamayacak kadar çok, sayısız.
Hesabını (kitabını) bilmek: Tutumlu olmak.
Hesabını görmek: Cezalandırmak .
Hevesi kursağında (veya içinde) kalmak: İstediği, imrendiği şeyi elde edememek.
Hevesini kırmak: 1) İsteklerini, düşüncelerini engellemek. 2) Zevki kaçmak, hevesi kalmamak.
Heyheyler geçirmek: Büyük heyecanlar geçirmek.
Heyheyleri tutmak: Çok sinirlenmek.
Hızır gibi yetişmek: Birinin en sıkışık bir zamanında, beklemediği biri, yardımına yetişmek.
Hile hurda bilmez: Kimseyi aldatmaz doğru.
Hilesi, hurdası yok: Yalanı, dolanı yok.
Hop oturup hop kalkmak: Öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Alt 20.08.12, 14:26   #10 (permalink)
Pl1
Mary Poppins
 
Pl1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2010
Mesajlar: 15.202
Teşekkürleri: 24.268
10.898 mesajına 211.658 kere teşekkür edildi.
Standart

- I İ -

Icığını cıcığını çıkarmak: İncelenmemiş, elden geçirilmemiş hiçbir yerini bırakmamak, didik didik etmek.
Irgat pazarına döndürmek (biri yeri): Karışık ve dağınık bir duruma getirmek.
Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce geçmiş bir olayı, bir işi, ileri sürülmüş bir düşünceyi sık sık tekrarlamak.
Işık tutmak: Düşüncesiyle kılavuzluk etmek, konuyu aydınlatıcı düşünceler söylemek, tutacağı yolu göstermek.
İçi erimek: Kaygı duymak, çok üzülmek.
İçi ezilmek: Üzülmek, yüreği burkulmak.
İçi geçmek: İstemeden kısa bir süre uyuyuvermek.
İçi içine geçmek: Tedirgin olmak.
İçi içine sığmamak: Telâş, sabırsızlık, coşkunluk göstermekten kendini alamamak.
İçi içini yemek: İstediğini yapamamak yüzünden üzülmek; dert etmek.
İçi kan ağlamak: Çok üzüntü duymak.
İçi paralanmak: Birine acıyarak çok üzülmek.
İçi titremek: Özen göstermek.
İçi vık vık (fık fık veya pır pır) etmek: Sabırsızca, tedirgin davranmak.
İçinden bir şeyler kopmak: Ruhundaki güzellikler bitmek, iç acısı duymak.
İçinden pazarlıklı (veya içten pazarlıklı): Sinsi.
İçine ateş düşmek: Büyük bir acı ve üzüntünün etkisi altına girmek.
İçine doğmak: Hiçbir belirtiye dayanmadan, bir işin olacağını veya olduğunu önceden sezinleme.
İçine kurt düşmek: Kendisine zararı dokunacak bir durum meydana geleceğinden kuşkulanmak.
İçine oturmak: Çok etkilemek, çok üzülmek.
İçini açmak: Derdini anlatmak, içini dökmek.
İçinin (veya yüreğinin) yağı erimek: Telâş veya kaygı ile üzülmek.
İçin için kaynamak: Aşırı heyecan, gözü peklik ve hareket içindeyken bunu belli etmemek.
İflâs bayrağını çekmek: tkz. 1) Ticarette batmak. 2) Her şeyini yitirmek.
İğne atsın yere düşmez: Çok kalabalık.
İğne deliğinden Hindistan'ı seyretmek: Küçük bir olaydan büyük anlamlar çıkarmak.
İğne ipliğe dönmek: Çok zayıflamak.
İğneden ipliğe kadar: Ne kadar eşya varsa, hepsi.
İki ahbap çavuş: Her yerde hep birlikte görülen, birbirinden ayrılmayan iki arkadaş için şaka yollu söylenir.
İki arada kalmak: Birbirine karşıt iki kişi arasında ne yapacağını bilemeyerek şaşırmak.
İki ayağını bir papuca sokmak: Birini bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak.
İki de bir (veya ikide birde): Ara sıra, sık sık.
İki eli böğründe kalmak: Çaresiz kalıp ne yapacağını bilememek.
İki eli kanda (veya kızıl kanda) olsa: Elindeki iş ne kadar önemli olursa olsun.
İki gözüm (iki gözümün nuru): Okşayıcı bir sesleniş olarak kullanılır.
İki karpuzu bir koltuğa sığdırmak: Aynı anda iki işi veya görevi yapmak.
İki kere iki dört eder: Gerçekliğinden şüphe edilmeyecek kadar açık.
İki lâfı bir araya getirememek: Düşündüğünü doğru dürüst ifade edememek.
İki paralık etmek: Değerini, onurunu düşürmek.
İki paralık olmak: Değerim, onurunu yitirmek.
İki seksen uzanmak: alay. Bir çarpma, vurma sonucu boylu boyunca serilmek.
İki söz bir pazar: Uzun boylu pazarlık etmeden.
İki ucu bir araya getirememek: Gelirle gideri denkleştirememek, işleri düzene koyamamak.
İki yakası bir araya gelmemek: Geçim sıkıntısından bir türlü kurtulamamak.
İki yakasını bir araya getirmek: Maddi sıkıntıdan kurtulup rahata ermek.
İkisi bir kapıya çıkmak: Aynı sonuca varmak.
İleri gelmek: Sebep olmak, oluşmak, bağlı bulunmak, doğmak, meydana gelmek.
İleri gitmek: Sözlerinde ölçü dışına çıkmak, gereksiz, aşırı davranışta bulunmak.
İlerisini gerisini hesaplamamak: Her hangi bir konuda çok ve ayrıntılı düşünmeden hareket etmek, tedbirsizce, ihtiyatsızca davranmak.
İlik gibi: Çok lezzetli, iyi pişmiş.
İliğine işlemek: 1) Çok ıslanmak; çok üşümek. 2) Bütün varlığını kaplamak, çok etkilenmek.
İliğine kadar ıslanmak: Çok ıslanmak.
İnsan ayağı değmemiş (veya basmamış): İçine insan girmemiş, içinde insan olmayan.
İnsan eti yemek: mec. Birini çekiştirmek.
İnsan içine çıkmak: Toplum içine karışmak, başkalarıyla ilişki kurmak.
İnsanlıktan çıkmak: Çok zayıflamak.
İpe sapa gelmeyen (veya gelmez): Akla yakın olmayan veya birbirini tutmayan.
İpi eline geçmek: Yönetimi başkasının eline geçmek, kontrolü başkasının elinde bulunmak.
İpi koparmak: Bağlı bulunduğu kuruluşla veya yakınlığı bulunan kişi ile ilişkisini kesmek.
İpi sapı yok: Birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız.
İpin ucunu kaçırmak: tkz. Yönetimde veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü yitirmek.
İpiyle kuyuya inilmez: Kendisine güvenilmez.
İple çekmek: Sabırsızlıkla beklemek.
İpten kazıktan kurtulmuş: Her türlü kötülüğü yapacak yaradılışta olan kimse.
İpten kuşak kuşanmak: Yoksul düşmek.
İrapta mahalli yok: Hiçbir değeri ve önemi yok.
İsmi var cismi yok: Sözü edilen bir kimse veya şeyin gerçekte var olmadığını anlatır.
İstifini bozmamak: Aldırış etmeyip durum ve davranışını hiç değiştirmemek.
İstim arkadan gelsin: Önce istenilen iş yapılsın, gereken şartlar sonradan yerine getirilsin.
İş çığrından çıkmak: Amacından saparak düzeltilmesi güç bir durum almak.
İş inada binmek: Bir işi yapmakta direnmek.
İşi Allah'a kalmak: Güç şartlar altında, kimseden yardım gelmeyecek bir durumda bulunmak.
İşi başından aşmak: Pek çok işi olmak.
İşi iş olmak: İşi yolunda olmak.
İşi üç nalla bir ata kaldı: Eline önemsiz bir imkân geçince büyük işlerin düşüne kapılanlar için söylenir.
İşi iş, kaşığı gümüş: İşi tam istediği yolda.
İşin ucu: Bir işin kökeni.
İşine gelmek (veya gelmemek): Çıkarma, amacına, düşüncesine uygun olmak (veya olmamak).
İşine göre: Çıkarma uygun.
İşkembeden atmak: tkz. Uydurarak söylemek.
İşkembesini şişirmek: tkz. Oburca yemek yemek.
İt dişi domuz derisi: Sevilmeyen iki kişi arasındaki anlaşmazlıktan duyulan hoşnutluğu anlatır.
İt ite (buyurur), it de kuyruğuna: Yüksünülen bir iş ondan ona bırakıldığında söylenir.
İt sürüsü kadar: hkr. Gereğinden çok.
İtin kuyruğunda: tkz. Pek çok, pek bol.
İzi silinmek: Ortadan yok olmak, kaybolmak.
İzinden yürümek: Birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı anlayışla sürdürmek.
__________________


Pl1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Bu mesaj için Pl1 kullanıcısına teşekkür edenler:
Konu Kapatılmıştır


Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB kodu Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:53.


Powered by vBulletin® Copyright © 2017 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.
2008-2016 Her hakkı kendinde saklı olan forum.
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar paylaşımlarını önceden onay almadan anında siteye yazabilmektedir. Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Yinede sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız iletisim adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelenip en kısa sürede gereken yapılır.